31 Aralık 2010 Cuma

redd şarkıları - en iyi üç seçimi

 bunu bugün aklıma geldiğinde ilk düşündüğüm redd'in en beğendiğim şarkısı ne oldu. ben en çok PÇVB albümlerini beğeniyorum. sonra da 21'i. Akustik halleri daha güzel, daha iyi. Diğerleri kötü mü değil tabii de; o bambaşka işte. öz gibi. ipod ile CD baskılarını dinlerken albümlerinin (50/50 hariç) en çok PÇVB'te arka vokallere odaklandım. Odaklandım ki orda farklı bir ses beni yakaladı. Sonra sonra fark ettim ki bu Güneş... O zaman o doğru farkındalığım daha bir arttı. Yazdıklarını, arkeolojisiyi, siyaseti daha bir yakın incelemeye aldım. Ayrıca da şahane komik bir insan. Softcore'da sanki kendi başına takılıyormuş gibi çaldığı gitarının sesi mikrofondan gitmediğini anladığı ve bunu ifade etmeye çalıştığı anlar geldi bu listeye başladığımda, gülümsedim... size öyle güzel cevplar veriyor ki, laf soktuğunu biraz geç anlıyorsunuz :-))

konserlerde deli gibi fotoğraf ve vidyo çekiyordum ilkin. ama sonra baktım andan keyif alınmalı. softcore'da sadece izledim kendisini...
söylediği şarkıyı yeğenim vidyoya almış. evde de dinledim tekrar... biraz yalına benzer bir sesi var diyeceğim ama kızacak belki. doğan gibi ince değil de normal bir sesi var.
bir de deiğim gibi şöyle bir çizgi filmlerde olur ya, meksikalı biri vardı sıcak güneşin altında şapkasının altında yatıyordur, dünyadan kopuk gibi. onunda öyle bir havası var.
şan şöhretmiş oralı değil, gitarını çalıyor, vokalini yapıyor, keyifli...

ilk üç

1. güneş - while my guitar gentle wraps (softcore)
2. seni buldum (softcore)
3. prensesim uykusuyum (PÇVB hali)

diyelim.

#1 biraz tahminkar artık...

redd şarkıları - en iyi beş seçimi

  1. seni buldum (konser hali - uzatılmış elektro gitar ve bas solosu ile)
  2. seni buldum (softcore akustik, konuk sanatçılı hali)
  3. güneş - while my guitar gently wraps (the beatles şarkısının softcore solo yorumu)
  4. prensesin uykusu (PÇVB albüm hali)
  5. çığlık/masal ("21" albüm hali) - (alternatifi: vicdani redd / özgürlük sırtından vurulmuş / keyifli bir gün)

redd şarkıları - en iyi on seçimi

  1. seni buldum (konser hali)
  2. seni buldum (softcore hali)
  3. masal ("21" albüm hali)
  4. while my guitar gently wraps (softcore "GD" performansı)
  5. bak keyfine ("PÇVB" albüm hali)
  6. öyle boş ki hayat (konser hali)
  7. dünya (konser hali)
  8. prensesin uykusuyum ("PÇVB" albüm hali)
  9. aşktı bu ("21" albüm hali)
  10. keyifli bir gün ("PU" albüm hali)

26 Aralık 2010 Pazar

2010'nun özeti

Başlıklar halinde benim 2010 yılım nasıl geçti onu yazmak istiyorum. Belki yeni iPad'im ya da MacBook Air'im ile yazarım... Kendime engel koymakta üstüme yok. Sanki blog'u adam gibi toparladım da, şimdi 2010 özeti çıktı. Bir taraftan da Twitter maceram da var... Hadi hayırlısı. Aslında 2009 dan özet yapsak, daha iyi olacak gibi. Serüvenimiz oradan başlıyor çünkü; Daft Punk Cd ile. 25 Aralık 2010 Redd Softcore konser deneyimi ile nokta buluyor. uygun bir ara yazamalı. Şimdiden not almaya başladım...

22 Aralık 2010 Çarşamba

Sol ve ötesi / Gündelik hayat / Değişmezlik içgüdüsü / Özerk Kürt sorunu

Yazmak istediklerim kısaca;





  • günümüzde alternatifliğini yitirmiş, olması gereken adaliyetin "muhalif" tavrın bana göre yorumu

  • gündelik haya ve saçmalıklar ile dolu göz boyama/oyalama çabaları ve gazete yazarları hakkında

  • akp'nin en beğendiğim vadi seçildiklerinde milletvekili dokunulmazlık maddesini değiştirecekleri idi. ama yapmadılar. bunun üstüne düşünceler

  • özerk kürt tartışma kısmına gelince; bunu ayrı bir başlık diye düşünmüştüm ama fazla detay yazmadan anlatabilirim fikrimi.

ALES ve gözlemlerim

üzerine...

31 Ekim 2010 Pazar

Joel Cohen - The Man Who Wasn't There

Güzeldi. Siyah beyaz bir film. Senaryosu alışık olduğumuz Coen kardeşlerler hikayesi. Adım adım işliyor ve sizi ayık tutuyor. Ben beğendim. Sıradan hayatlar ve olasılıkları üzerine. Billy Bob gayet başarılı. Puan 3/5.

Peter Berg - Hancock

Değişik bir hikaye ama iyi toparlayamamışlar. Pelerinsiz bir süper kahraman garip. Bana hep Hulk'u anımsattı. Puan 2/5.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Kişisel Sansür

424. Kayıt. Bu kez kişisel sansür uygulayacağımı bildirmek için yazıyorum. Beni RSS veya Google Reader ile takip eden varsa, belki bu yazıyı okuyabilirler. Blogtaki her eksik kalan yazımı düzenledikten sonra, tekrar genel okumaya açılacak. İzleyenlere duyurulur. Bu sırada beni www.twitter.com/mkivilcim adresinden izleyebilirsiniz.

24 Ekim 2010 Pazar

"Hoşçakal" demedim



Veda etme ile ilgili problemim yok aslında. Ama hayatımda; kendimi bildiğimden beri iki kişiye veda etmedim. Veda etme gereği duymadım. Bilerek, kasıtlı da değildi bu. Sadece durum bunu gerektirdi ve bu kişileri hayatımdan çıkardım. Belki onlar nefretle bana yaklaşıyorlardır, kim bilir ama ben bu hoşçakal diyemenin yükünü taşıyorum. Hoş gerçi hoşçakal deyip veda etseydim, başım göğe mi erecekti... Hayır. Ama bu iki kişi, dedim ya durum öyle gerektirdi ve ben onlara veda etmedim.


Hayatımda hiç kimseyi, hiç bir şeyi bu kadar merkeze almadım sanırım. Ama merkez de bir gün beni sarstı. Silkeledi. Savurup attı başından.
Şimdi izlediğim filmi ona ben önermiş, o da boş bir anında izlemişti. Beğenmişti. Ben ise şimdi izledim. Biterken alevlenen eskilerin eşliğinde bitiş yazıları ile düşündüm bir iki saniye... Verdiğim değer ne kadar çokmuş. Ne kadar çok güvenmişim. Karşılıksız... Oysa o da karşılıksız, bir hoşça kal demeden hayatından çıkardı beni. Yolu açık olsun. Son görüşümüzde bunları söyledim ona. İçtiğim acı Türk kahvesi ardından... Acı içimde yayılıyordu. Sonra ben yayıldım. Günler geçmez sandım. Günler bitmez sandım... Ama 2 yıl sonra bitti herşey. Tamamen temizlenmiş gibi. Sadece, sadece o zamanki anılarım var. İstediğim zaman hatırlayıp, gülümsediğim. İstediğim zaman keyiflendiğim.


İnsan dediğin var olabildiği gibi yokta olabiliyor. O yüzden ölüm olmasa da varmış gibi kimileri benim için. Bende onlar için.
Aynı Dünya'da, aynı ülkede, aynı şehirde hatta bazen aynı semtte, aynı sokaktayız. Artık hiç bir şey fark etmiyor...
Dün başka, bugün başka. Hayat devam ediyor.


Ve ben devam ediyorum.


Bugün düşündüm de; RTE için Almadovar'ın Annem Hakkında Herşey filmini izlettirsen, sonra Konuş Onunla filmini izlettirsen. Acaba ordaki travestileri anlar mı?
Onlarında bir vicadanı olduğunu; oy zamanı, onların da Erkek ya da Kadın hali ile oy kullandığından, sana oy verdiğini ve bunu nasıl yoktan saydığını itiraf edebilir mi?
Uzaktan takip ediyorum ama son bir, iki yılda Ergenekon, herkesin birbirini dinleme, hakimlere güvensizlik, kanunlara güvensizlik, türban, 12 Eylül referandumu, tecavüz vs. bir sürü şeyi, sanki onların kapalı, Müslüman, türbanlı hali olmasak; korunmasız, yanlış ve Tanrısız bir halde kalacakmızşız söylemleri artık canımı sıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nde hiç bir siyasi dönemde olmamış bir gevşeklik ile ilkokula giden bir kız, türban sorunu ile gündeme oturdu. O küçücük çocuğa kim akıl veriyor da, böyle büyükmüş gibi ilkokula türban ile gitmeyi istiyor. Farz edelim gitti; babası onu kaç yaşına kadar okutacak? Yarın 12-13 oldu mu artık sana okul caiz değil, senin memen çıktı, aklın çıktı deyip alacak kızını okuldan. Farz edelim almadı, okudu üniversiteyi bitirdi. Hemşire oldu ya da doktor. Gene türbanlı tabii. Erkek hastaya bakmaya ne kadar imkan tanıyacak kendisi/dini/ailesi/eşi. Erkek bir hastanın eline, bacağına, göğüsüne dokunabilek mi? Dokunamadığı, doğru müdahale edemediği hasta iyileşemeyip, ölürse; ölmedi sakat kalırsa; hiç mi vicdanı sızlamayacak? Hiç mi dini bütün biri olarak günah işlememiş olacak? Kızlar okula gitmesin, ne gereği var, çalışsın vesaire. Oldu mu 12-13 yaşında biri tecavüz etsin, ver birine evlensin. Yapsın çocuk. Yapsın çocuk. Sonra kendini yetiştirememiş biri olarak nasıl çocuk yetiştirsin? Nasıl çocuk eğitsin? Nasıl ana olsun? Anası ona bir şey öğret(e)medikten sonra.


Bahçedeki kedilerimizin annesi, saymadık ama herhalde 50 tane yavru yapmıştır, hala da aktif, en son iki yavrusunu da yetiştiriyor.
Onların torunlarının, torunları bile yavruları büyüyene kadar onlara göz kulak oluyor. Bir köpek gelince bahçe yakınına, canı pahasına atlıyor köpeğin üstüne.
Onlara yiyecek getiriyor. Onları emziriyor. Büyütüp, ondan sonra ayrılıyor başlarından. Eğitim gör(e)memiş çoğu insan da böyle. Hala böyle. Az bilgi, az gelişim. Çok iş, çok çalışma, çok zorluk, çok dayak, çok tecavüz, çok çocuk.


Herkesten üç çocuk istiyor RTE, ama bunlara bakma gücü nereden bulacak asgari ücret bile alamayan, sosyal sigortası olmayan ahali.
Cidden garip bir ülke olduk.
Artık Atatürk; ilkeleri; öğütleri boşaymış gibi yasıtılmaktan, hatırlanması güçleşsin diye türlü türlü dalaveralarla farklılaştırılmaktan gına geldi.
Kendi gözlemlerimden biliyorum ki şimdiye kadar varoş yerlerde de oturdum, geçtim ama sakallı ve takkeli, genç, yürmili yaşlarında temizlik görevlisi, sokak çöpçüsü, süpürgecisi görmediydim. Ama var. Hem de iki, üç tane.


Erkekler zaten rahat, sakalı, cübbesi yerinde, montusu ile sanki sen onun Dünya'sında fazlalıkmışsın gibi bir özgüven ile senin ile beraber aynı hayatta. Aynı sokakta, aynı otobüste. Aynı koltukta bazen. Kusura bakmasınlar ama ben bu görüntüyü hiç beğenmiyorum. Avrupa Birliğine gireceğiz derken, gemi hep kıyıya demirli, sözle ilerlediğimiz vaat edilirken; içimizdekiler kanserli hücreler gibi birer birer açığa çıkıyor. Değiştiriyor maskesini. Kendini açığa çıkarıyor. Ve az zaman sonra bakıyoruz ki İran olmuşuz. TV yasak. Atatürk yasak. O yasak bu yasak. İnternet zaten yasak.


Kötüye giden bir şey olduğunda doktora gitmezsek, nasıl düzeliriz? Bilen birine danışmazsak, nasıl bilebiliriz?
Hoşçakal demezsek, başkasına umut vererek suçlu durumuna düşmez miyiz?
İşte bu kadar iyi niyetli olmamak lazım. Çünkü hayat böyle iyi niyetli değil...


Dün aklıma geldi Twitter hesabıma, "Hayat ile sanki tenis oynuyormuşuz gibi. Sanırım ben yeteri kadar iyi değilim, kızmaya başlıyorum bir noktadan sonra" diye yazsam dedim. Evet, hayat yenilmesi zor süper bilgisayar ile satranç oynamak gibi. Ama unutmamak lazım ki var eden insan, yok eden de insan.




21 Ekim 2010 Perşembe

...And the Forest Began to Sing

Geçenlerde Vimeo ilk kez katılmadan önce Yonca Evcimik'in "I Hot for You" vidyosunu izledim DailyMotion'da. Vakti zamanında Hollanda Club listesinde 1 numara olmuş, Türk bir sanatçı için önemli bir başarı olmuş haberleri vardı. Ben çocuktum. Sene '95-96 idi. Sonra Bandıra Bandıra, Abone ve Çapkın Kız vidyolarını izledim... Hiç beklenmedik br şekilde, keyifsizken; birden moralim düzeldi. Tanrım o nasıl bir klip anlayışı, nasıl bir cesaret. Hele ki I Hot for You mutlaka izleyin. Ufacık pıtıcık Yonca, seksi olmaya çalışmış. Bırakmışlar onu Beyoğlu sokağına, üstünde bir gecelik... Ama o gözleri gören nasıl korkmamış! O uygun olmayan vokal ile sonük, Dub tarzı kaydı çok basitmiş. Sanki "teenage" bir çocuğun olgunluğa geçişte yaptığı muzurluklar gibi... Bandıra Bandıra ise tanrım iyi ki o zaman "gey muhabbeti" yokmuş. Erkekler korkunç. Sanat, dans, bale yapılıyor ama o nasıl bir klip! Hele bitişi yok mu... Abone aralarında en düzgün olanı. Dönemin rutin giden klavye çalgı müziğine (ABBA müziğine) güzel bir örnek. Ama Çapkın Kız yok mu; Yonca hala neden bu işler ile uğraşıyor dedirtiyor. İdare eder kaydı, vidyo ile (kim çekti ise) harcamışlar. Vidyonun anlamı sıfır. Zaten son saçmalığı Twit'dine Bandım'ı hiç kayda almıyorum bile... Yonca emekli olsun, örnek olsun yeter. Çok iyi işler yaptı zaten Türk Pop Müziğine. Sağolsun. Ama saçmalamak, eski hayranlarını üzer, başka işe yaramaz.

20 Ekim 2010 Çarşamba

MK @ Twitter

Sonunda twitter hesabı aldım.Hepsi Redd'in suçu :-) onlara bire bir yazmak için yeterli bir sebep. Fotoğrafta da (Ekim 2010'a kadar) Redd'in tüm diskografisini görebilirsiniz...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Ben yoldan gönüllü çıktım...

Biz zamanlar Ceza dinlerken; Sagopa Kajmer'i de sevmiştim. Daha olgun ve güzel gelmişti "Bir Pesimistin Gözyaşları" zamanı. Sonra Ceza ile araları bozulmuş falan filan; o kısmı atlıyorum. Sonra yeni yetmelerin çoğunda bir Manga, Sagopa Kajmer, Hayko Cepkin sevdası başladığını gözlemledim... Askerde iken de İstanbul'lu bir arkadaş; yan yatak arkadaşım (!) deli gibi Sagopa Kajmer dinler; onun gibi cümleler kurmaya çalışırdı. Adını, soyadını doğru yazamayan, kendi hakkında bir şeyler anlatamayan; ifade edemeyen biri; kalkıp ne çok süslü cümleler ile hayat dersi verirdi bize. Gülümserdim yüzüne. İki el kol hareketi yapsam ritme uygun, başlayacaktı benimle birlikte dans etmeye. Sultana dinledin mi demiştim? Yok o beni sarmaz demişti. Kuşu kalkmaz'dan başka dinlememiştir; ya da duymamıştır eminim. Daha sonra Sulta'nın 2. albümü ve sonra Dibidik vidyosu çıkmıştı TV'de. Er kantinine uğradığımda, TV'de ya Madonna Give to Me, ya da Delioğlan falan filan çalardı. Bir kaç kez ben izlerken vidyoyu bak seninki çıktı diyordu... Aşağılar bir tonda. (Bu işe yaramaz hesabı...) Baktım ki isyankar sözleri ve küfürleri ile iki, üç kelime anlayan başka askerler de Sagapo mırıldanıyor. Ben Apple Shuffle ile Amy Winehouse dinlerken, o kötü mp3 çalar ile Sagopa dinlerdi. Sonra Sagopa'nın son bir kaç albümünd iyice "flow" yapıp sıyırdığını, dediğini anlamayamaya başlayınca, ilgisiz davrandım bu adı duyduğumda. Hatta bir albümünde neredyse tüm salak Türkçe dublaj monologlarını almış "sample" olarak Korkuç Bir Film 4 serisinden. Ve kötü bir albümdü.

Dün twitter ve facebook vidyolarında Sagopa Kajmer ve eşi Kolera'yı, ne olduğu belirsiz bir TV kanlı programında konuk olarak kesit kesit izledim. Birincisinde arabesk, Fazıl Say, jazz-blues, Kerem Görsev hakkında; diğerinde ise beyin göçü, Buda, yoga ve müslümanlık, İslam hakkında yorumları yer alıyordu. Birincisi daha önce yazdımdı. Bir otobüs durağında gördüğüm o Shai tipinle korkunç CGI efektli oyunlardan çıkmış gibi beyaz saç-sakal ve siyah kalemli gözler ile halinden ürkmüştüm. Zebani gibi bir şeydi benim için. Vidyo kayıtlarında o kadar belli ve açık ki, bir dini TV programına çıkılmış, (muhtemelen yerle bir kanal; adını bile duymadım bugüne kadar) sanat'ı yok sayıp, Amerikan'ın Avrupa'nın sonradan görmüşlüğü bu bizde ki gibi ifade eden hele şeye çok güldüm; Fazıl Say'ı bir dakika içinde piyano çalan ama aptal, ağzı yamuk, Nort Dam Kamburu yapıverdiler. Aklıma biri gelmedi değil; kendini Türkiye'nin Tarkan'ı; tiyatro üstadı gören birini... Bunlar da alkolikler ya da uyuşturucu kullananlar gibi bir halde; kendilerinden bir haber, kuyruk acılarını dile getirip, Yüzüklerin Efendisi'ndeki zorglar gibi 1 numara sanıyorlar.

Rap yapıyorum ben diyor. Amerika'yı ve Avrupa'yı aşağılayıp, İslamı ve Müslümanlığı övüyor. Pardon da rap müzik, Amerika doğmadı mı? Kimi, kimin silahı ile vuruyorsun, bir.
Zamanında Fars dili ve edebiyatı okuyup, adını ve genel dilini yabancı kelimelerden seçen sen, nasıl kendi özünden bahsedebiliyorsun?  Türkçe'de Sagopa Kajmer kelimeleri yok ki, iki...
Yanında dünyaların kraliçesi edası ile oturan ve ben Türkiye'ye konser veriyorum; sizi ben doyuruyorum, emziriyorum edası ile kendini ve Banu Alkan öz güvenini bile aşan Kolera isimli aptal; bir defa çirkin, bir/birkaç dişin eksik ve kültürün sıfır. Yaptığın müzikte konuşamıyorsun bile. Jazz ve Blues müziğini yok sayıp, aptal işi demelerine bayıldım. Umarım üstüne şişman siyah bir zenci düşer 2. kattan da boynun kırılır.

Müslümanlıktan bahsederken, modern giyimin ile eski usul Müslümanlık tavırlarınla kıyafetin hiç uygun değildi; aynaya bakmadın mı kuzum; Türban'ın düşmüş.

Kendi plak firmanız olabilir, kendi işinizi kendiniz yapıyor olabilirsiniz ama hangi dereye yakın olduğunuz ve neden geçmişiniz ile yamuk yaptığnızı ve eskiyi inkar ettiğinizi beyninizdeki insanlık gibi unutmuşsunuz. Eminin ki dü var olduğunuz gibi anne karnın da dün çıktınız. Olabilir insansınız. Yamuk yapmanız gayet normal. Ama yamukluğu bir yaşam biçimi seçmeyin. Bugün Dünya'ca kabul görmüş bir müzik türüne, bir icracıya, bir piyaniste, caz müziği sanatçısına, kıçımın sol kenarı bile etmez dersen; ben değil tüm Dünya size kıçının sağ ve sol yanınıyla aptallara bak deyip güler. Eminim Yer çekimini de siz bulup, Beatles'ın şarkılarını da siz yazdınız. Hatta Michael Jackson'ın Thriller alümünü de siz prodükte edip, sizin firmanız yayınladı. Hadi itiraf edin Lady GaGa'yı da siz keşfettiniz. Mütevazı olmayın canım, aaa. 

Sizden sonra, Recep İvedik 3'ü izledim de, vallahi en aptal hali ile bile Recep sizden daha sempatik ve akıllı. Konuşkan en azından. Kendiyle barışık... Sizler, kendi dünyanızın Kralı ve Kraliçe'si, o yaptığınız sesleri kendi koyunlarıza dinletin... Ne de olsa yeşilliğiniz bol... Bu mevsim de yeşil moda... Ama unutmayın ki koyunlar her güzel kaval sesine kolay kanar. Dilerim o masaldan yosun olmadan uyanırsınız...


(yazı: 13 Ekim 2010)

11 Ekim 2010 Pazartesi

James L. Brooks - Terms of Endearment

Hasta hasta moral için oldukça iyi geldi bu film. James L. cidden favori yönetmenim. As Good As It Gets'i daha dikkatli izleyince
 ne kadar harika ve büyük filmler yaptığını daha iyi anladım. Karakterleri ön plana çıkarıp
 harika hikayesi ve müthiş yönetmenliği ile filmi izleneblir; hatta içinde yaşanabilir kılıyor. Sizde sanki filmin bir parçası oluveriyorsunuz.

Aurora, izlediğim en başarılı kadın oyunculuklarından biri. O kadar başarılı ki sonlara doğru devleşmesinden ağzım açık kaldı. Apartman'daki rolü solda sıfır kalıyor buna göre.
Anne-kız ilişkisini ve bunun sürecini anlatan film Jack'ın akıl almaz dengesizlikleri ile insanı güldürmekten öldürüyor. Diyaloglar harika.
Sadece lezbiyen olabileceğini ilk başta düşündüğüm, biraz yamuk kız rolü ile Debra garip geldi ama sonra ona da o güzel gözleri için alışıyorsunuz. Sigourney gibi...

Filme rahatlıkla 4 yıldız ve üstü verip, Shirley için 5 ve üstü yıldız verebilirim. İnanılmaz!

9 Ekim 2010

  • Çamaşır makinası aldım. Eski makineyide şıp diye verdim. Şimdi hayatını yeni makineye göre uyarla. Off, yeni telefon aldığımda da böyle olduydu. Galiba ufak değişiklikleri pek sevmiyorum. Olsun yenilik güzeldir.

  • DVD ve Candan Erçetn'in CD'leri aldım. Bir de son Şebnem Ferah CD'ni.

  • Hastayım. Grip oldum. Dubai yolcuları sayesinde TURKSPED tarafında soğuğu kapmışım anlaşılan.

  • Cumartesi akşam: makina ile yakın temaslar; ilk çalıştırma. Çamaşır yıkama. Pek şık, güzel bir şey...

  • Bu grip geçmiyor. Parasız kalmaktan da betermiş...

10 Ekim 2010 Pazar

Richard Brooks - Cat on a Hot Tin Roof

Pazar günü sineması için idealdi. Ben 38 derece ateş içinde, dışarısı riyakar bir güneş içerisinde. Dilimde pastil, ardından sıcak kakao, ama dam hala kızgın... Biterken Amerikan Güzel'ini anımsattı (mutlu aile tablosu ile) ama eski filmler başka. Adam akıllı senaryoları, doğru İngilizce telaffuzları ve harika oyunculukları var. Bir nevi durum tiyatrosu gibi de diyebiliriz film için. Sonlara doğru biraz, çok az konu dağılıyor. Bunu genelinde gayet güzel bir film. Zencilerin işçi olduğunu görmek, içimi acıttı. Yoksa pastilim mi bitti...

7 Ekim 2010 Perşembe

No Doubt - Rock Steady

Bir şarkı için alınmış bir albüm... Olur mu, olur. Satın aldım, oldu! (Doğan Ağaoğlu'na bis)

Aylin Aslım ve Tayfası - Gülyabani

Sakin. Sakin... Sakin dinliyorum... Tadını böyle alıyorsunuz.

Dans... Taklit...

Rihanna'nın beklenen yeni albümü yakınlaştırılmış bir Confessions on a Dance Floor mu olacak? Dans müziği için saçlar kırmızı, ayağında mayo olması şart mı! Bi bakın http://en.wikipedia.org/wiki/Loud_(Rihanna_album)

Sihirbaz

Oscar içi hayli ümitliyim bu filmden. Henüz izleyemedim. Filmekim'inde de biletler tükenmiş.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Redd konseri

Redd bu akşam saat 20:00'de, İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsü'nde mini bir konser veriyor. Ben ise Jimpster'in sınırlı basım yeni plağının "Alsace & Lorraine"'ni dinliyorum...

Genel

"Genel" kelimesini konu başlığı yapmaktan pek hazzetmiyorum. Bana uydurma işi geliyor. Baştan savma gibi...

Ama yoğun/luk olunca, ister istemez "kurtarıcı" bir kelime oluyor. Ne hakkında yazıyorsun/bu; "genel"...


  • Redd'in Bronx Pi Sahnesi'ndeki konserine gittim. Çok güzeldi. Ve benim için özeldi.

  • Twitter (nedense ben hep Tweeter yazıyorum; eski bir hip hop sanatçısı Tweet'ten galiba) almak istedim ama kullanıcı adına 16 harflik isim ve soyismim sığımadı. En çok 15 harf sınırlaması varmış. Pardon ama sizin için bu saatten sonra ismimi değiştiremem. İlke Hatipoğlu bile Twitter'a gelmişken, ben blog'uma devam edeyim...

  • Dijital ortamda sadece blog yazıyorum. Picasa ve LinkedIn kayıtlarım henüz güncel değil. Taklitlerim varsa, orijinalinden şaşmayın.

  • Bende neler oluyor; kısaca hala yeterli zaman ayıramıyorum blog'a. Bunun dışında bol bol CD dinliyor, DVD film izliyorum. En son Despectible Me animasyonunu izlemiştim sinemada, onu da yazdım sanırım.

  • Kredi kartı sahibi oldum. Ne büyük bir mucize!

  • Ve öğrendim ki iTunes USA hesabım ile kredi kartımı kullanamıyorum! Şaşkınlık, üzülmedim ama şaşkınlık devam ediyor.

  • Tüme bakınca zaten 3-5 tane olan hayallerimi gerçekleştirmeye başlıyor olmak bende olumlu etki bırakıyor.

  • İş Dünyası içinse (aslında detaylı yazmak istiyorum) maalesef büyük hayal kırıklığı yaşıyorum. Üniversite bitirdikten sonra, uçurumdan atlamış gibi hayata düzlükten başlamak; ve maalesef hala düzlükte devam etmek büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için. Artık ağzınla kuş tutsan bile iş bulamıyorsun. Ve etrafta o kadar cahil insan var ki...

  • Hükmetten, AKP'den, CHP'den ve DBP ya da BDP'den bıktım usandım. Salak saçma yol yapımlarından, Avcılar'a yapılan mimari facia şeklinde yorumlanacak üst geçitlere ve başka şeyleri her gün görmek; verdiğim/iz vergi paralarını israfını gördükçe "kan beynime sıçrıyor" denir ya, öyle oluyorum. Biz böyle salak şeylere layık değiliz!

  • Karşıya taşınıp, oraya yerleşme isteğim var. Şu an için hayal ama, hayali güzel...

  • Ali Ağaoğlu reklamını lütfen RTÜK yasaklasın. Adam konuşamıyor bile... Ve gazetelere evli olduğu halde bir srü manken ile geziyorum diye kuruluyor. Kimse de hop, herşey para değil kardeşim, sen saf bir malsın/kıro demiyor.

  • Uzun süredir gazete okumuyorum. Google Reader ile uzun süredir Redd'in twit'lerini okuduğum için güncel haberlere aşinayım.

  • Hanife Avcı kitap yazdı; mevsim yazdı. Hapse atıldı; mevsim sonbahar. Türkiye Cumhuriyet'in genel durumuna bakın...

  • Deprem oldu! Ya bir gün daha kötüsü de olacak ama ucuz atlattık yine. Hiç yıkılan yeni bina/inşaat var mı? Merak ediyorum...

  • Yenibosna/Çobançeşme'ye yapılna Nish-İstanbul bloklarını gece vakti gördünüz mü; Avcılar'a yapılan saçma köprülerden daha kötüler. Geçerken E-5'ten oraya  bakmak bile istemiyorum.

  • Pejo aracımız ile trafiik kazası yaptık. Bunu yazdım mı bilmiyorum. Zevkliydi. Bir gün kendimi Madonna'nın What is Feel Like for a Girl vidyosundaki gibi kazaya alıştırdığım için, bu çok hafifti :-) Bizim hatamızdı ama bize arkadan çarptılar. Arkadan çarptığı için genel olarak o o suçlu çıktı. Çarpan araç arkamızdaki aracı sollamaya çalıyormuş. Öğrendik ki TEM'de durulmaz!!!

  • Konser'de Redd'in menejeri Turhan'ı, fotoğraf sanatçısı Mehmet Turgut'u, TV/radyo progcısı Güven Erkal'ı, Siyabend'si gördüm.

  • Grammy 2011 için En iyi İkili/Grup Pop Vokal kısmında; Katy Perry - Califoria Gurls feat. Snopp Dogg, Lady GaGa - Telephone feat. Beyoncé ve başka birileri daha aynı kategoride yarışacak diye üzülüyorum...

  • Ha, bu Sex and the City'deki yaratığın gibi kocaman bir gardolabım olsun, tüm eşyalarımı askıya asılmış halde olsun istiyorum. Mars'a da gtmek istiyorum...

  • Başka, bayağı yazmadım mı? bu kadar yeterli... Not: Blog arka planını düşlediğim kredi kartım ile uyumlu yapmıştım, artık oraya bakar avunurum...

29 Eylül 2010 Çarşamba

Redd konseri

Eğer Redd 1 Ekim konserindeki çalma listesini bilipte, sahneye gitarı almaya çıktığımı düşünüyorum... Heyecandan ölürken, "Beni destekleyen herkese teşekkürler, ilk gitarım ile Rihanna'nın "Umbrella" kaydını çalmayı öğrenip; Serdar Ortaç turnesine katılacağım" diyeceğimi hayal ediyorum... Gülümsüyorum... Sonra "Gitar çalmayı bilmiyorum, ama bende bunu Tweeter sayfası açıp, beni takip edecek ilk kişiye hediye edeceğim" diyorum... Gülümsüyorlar... "Ya da hediyeyi reddedip bana bir "21" albüm plağı verin diyorum... Benim ilk plağım bu olsun. Bend egitarı Sibel Tüzün'e hediye ederim. Belki tekrar "Hayat Buysa Ben Yokum Bu Yolda  tadında bir albümü yapar..." Aslında en çok bunu istiyorum. Sonra "Belki Lady Kaka olup, Halehandro kaydı yaparım diyorum, et fiyatlrı yüksek, o yüzden etten elbisem olmaz ama..." bunu kendim de beğenmiyorum... "Belki gitar çalmasını öğrenir, size beste yollarım... Ya da Redd penası olanlar ile bir grup kurup Redd 'N Roll yaparız..." diyorum. Fena fikir değil... Ne bileyim heyecan işte, sahneye çıkıp Sezen Aksu gibi sahne esprileri yapasım geliyor. Neyse konser biletim cepte... Güzel olacak, özel de...

26 Eylül 2010 Pazar

Redd ve Prensesin Uykusu

Cumhuriyet gazetesini alıp, okudum. Ama çok kısa geldi o ropörtaj. Film için heyecanlıyım. Ama asıl eski albümden bir şarkı klip çektiler, yeni film müziği albümü yaptılar ve Çağan Irmak ile çalıştılar diye medyada yaygara koparda, Tarkan gibi ünlü olursalar... Ne güzel olur, daha çok anlayanı olsa.

Stanley Kubrick - 2001: A Space Odyssey

İzlemesi; görselliği şahane bir film. Ama korkutucu klasik müziği ve sonunda sıkıntıya sokan final kısımları yorucu. 1968'de o kadar başarılı bir dekor ve sahne tasarımı, insanın ağzını açık bırakıyor. Beklediğim gibi değildi. Ben Star Wars gibi aksiyonda içeriyor sanmıştım. Bu gör-bak-düşün tarzı bir film. Bazı sahnelerde sanki sanat galerisinde muhteşem resimlere bakıyormuşum gibi kalakaldım.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Redd - Gecenin Fişi Yok

Konsept güzel. O ince dikdörtgen sahne afişleri güzel. Ama konser kaydı ve bunun kurgusu tam olmamış. Madonna'nın I'm goint to tell a secret belgeselini izledikten sonra, daha iyi bir çekim ve kurgu olabilirmiş. Sarkıları da ard arda söylemişler gibi olmuş. arada Doğan çok az konuşuyor. Asker öncesi gerginlikleri yüzlerindne belli. Sonlara doğrdu Doğan'ın asken künyesi görülüyor. Güneş, çok kötü giyinmiş/giydirilmiş. Meksika gitarcıları gibi. Odaklama sadece ön ve sahne yanları şeklinde olmuş. Çoğu kişi aşk, meşk derdinde mekan içinde. Bol bol sigara tüketiliyor. O Ortamda şarkı söylemlerine üzüldüm. Bas çalan, davul çalan ve vokal en çok görünenler. Ama başlangıç için güzel bir DVD'di. İlave olarak 2. albümüün 3 vidyo klibi var. Redd'i koserde izlemeye gelemeyenler için güzel bir alternatif. Teoman'ın Kupa Kızı Sinek Valesi benzeri; şehir insanı kadın-erkek ilişkisini anlatan Boşver kaydı da var.

12 Eylül 2010 Pazar

Rihanna - Umbrella (feat. Jay-Z)

Alıp şemsiyeyi dolaşma vakti... Ela, ela, ela...

Timbaland - Give It to Me (feat. Nelly Furtado & Justin Timberlake)

Yağmur damlaları gibi. Tıp, tıp, tıp...

12 Eylül 2010 - Referandum Oylaması'na dair

Millet vekillerinin görevi olan şeyi kalkıp halka tekrar sormaları doğru değil. 1982 Anayasası'ndan bu yana hala yeni bir anayasa hazırlanabilmiş değil. RTE seçilirse vaadi, dokunulmazlığı kaldıracaktı. Yapmadı. CHP belediye seçimlerinde de işe yaramadı. İnanılmaz israflar ile saçma üst geçit köprüler ve kaldırmlar, metrobüs yolları yapılmaya devam ediyor. Şimdi bir aydır beynimizi şişirdiler Evet mi, Hayır diye. Güzel bir sessizlik var dün akşamdan beri.



Ne parti, ne mecra, ne de para.

Sabah kalktım, hazırlanıp çıktım. Yolda Robyn'den Hang with Me (Reset' Remix'ini dinledim. Uykum açıldı.

Oyumu kullandım. Tercihim hayırdı. Döndüm. Dönerken de Madonna ve Justin, 4 Minute Junkie XL Remix'ini dinliyordum.



Bir kaç saat sonra güzel bir yağmur yağdı. Keşke pislikleri alıp götürdüğü gibi, süregelen sistemi ve yavşak siyasetçileri de alıp götürse.



Derdini söylediğinde, ananı da al git diyen, TEKEL işçilerinin grevini görmezden gelen, Grizuda ölen kişiler için kaderi bu ne yapalım diyen, yeri geldiğinde bel altı vuran; mitinglerde atıp tutan başbakan ve siyasetçiler istemiyorum. Siz bizler için çalışmayıp, kendinize çalışacaksanız; kusura bakmayın ben size ülke yönetimi hakkımı verim. Bireysel özgürlüğü değil.



Sonuçta Atatürk'ün güzel bir lafı var. Geldikleri gibi, giderler...

Zaman olgunlaştırdığı gibi, yaşlandırıyorda...

11 Eylül 2010 Cumartesi

WHAM! - Make it Big (Vinyl)

Evet 1984 yılından, plak kaydı bir albüm. İçinde klasik olan Careless Whisper var.

Maroon 5 - Hands All Over (Deluxe Edition)

Fazla cıyaklamalı, fazla soft rock.

Sara Bareilles - Kaleidoscope Heart

2. albüm. Büyümek.

Robyn - Body Talk, Pt. 2

Bu kadına bu yıl dikkat! 3 mini albüm çıkarıyor... İkincisi daha yoğun elektronik-dans temalı. Puan 4/5.

Katy Perry - Teenage Dream (Digipak Edition)

Şeker pop ama kaliteli pop. Puan 4/5. 2 CD'lik pakette Bonus CD ve içinde 5 kayıt daha var.

Pierre Coffin - Despicable Me

Gayet eğlenceli ve orijinal bir film. O küçük sarı şeylere bayıldım. Gru inanılmaz güzel. Türkçe seslendirmesi harika. İlk kez uzun zaman sonra böyle keyifli bir izledim. Galiba Oscar adayı da olur. 3 minik kızda çok sevmli idi. Gru'nun seslendirmesine hayran kaldım. çok süper olmuş. Puan 4/5. Normal halini izledim ben. Ama 3 boyutlu seçeneği de var.

10 Eylül 2010 Cuma

Röyksopp - Senior

Enstrumental ama güzel bir albüm olmuş. Hareketli, akıp giden. Öyle chill out gibi baygın değil. Beğendim.

Jonas Akerlund - I'm Going to Tell You a Secret

Ben uzun formda konser kaydı ve bunun sahne arkası belgeseli sanmıştım. Ama bu sadece belgeselmiş. "Re-Invention Tour" zamanında şov, sahne hazırlığı, makyaj, dansçılar vd. bir çok şeyi "böyleydi, böyle oldu, şöyleydi bundna dolayı..." gibi sanki bizde oradaymışız gibi izliyoruz. Daha çok ışığı, ışığın yansımasını, içinizdeki kişiyi yeniden keşfetmeyi; kndinizi biliyorsanız, bilmiyor gibi yeniden bakmayı söylüyor. Belgeselin bitiminde gibi bu bir bitiş değiş, bir başlangıç diyor. Keşke o şahane "Music" gösterisi, "Lament" gösteri, "Vogue" ve diğerleri daha uzun ya da ayrı olarak müzik vidyosu seçeneği şeklinde bonus olsaymış. Harika olurmuş.



İlave kısmında şakalr, muzurluklar, gündelik hayattan Madonna var. Belgeselde eski kocası Guy Richie, kızı Lourdes, oğlu Rocco'yu çok samimi buldum. Guy çok gelenekselci, aristokrat; çocuklar çok yaramaz, şımarık ve akıllıydılar. Hele Lola, tıpkı annesinin gençliği...



Güçlü bir marka olmak için arkasında güçlü bir ekip olması şart.

Dansçı seçiminde de bağımsız dansçılarıtercih etmesi, ekipte herkesin sahne sovunda bir karakter olarak yer almasını, hem kişiden hem paradan tasarruf diye düşündüm. Ama güzel tabii. Stuart Price, müzik direktörü, ses kurucusu, miksajcı. Yer yer ses denemeleri, sahne çalışmalrı kısmında Mirwais'i de görüyoruz. Çok, çok cool biri. Gitarist Monte Pittman, Live 8 ve Confession Tour'dan sonra burada da yer alıyor. Ve şahane biri.



CD'ye gelirsek, gayte güzel kaydı olan canlı konser kaydı. Madonna için bir ilk. Bizler için de bu harika şarkıları canlı dinleme olanağı sunması süper. Music, Lament, Imagine, Nobody Knows Me, Vogue, Like a Prayer, Mother and Father müthiş.

Madonna - American Life

Ben seviyorum. Protesto etmenin aksine. Puan 4/5.



Çünkü hazıra konmayıp, cesur davranarak çabalayan, yeni bir şeyler üreten ve arkasına duran bir çalışma.

Çoğu boktan işten daha kıymetli.



Bu sayede harika bir Re-Invention Tour çıktı ve ardından Confession on a Dance floor albümü ve Confession Tour'u.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Clint Eastwood - Mystic River

Orijinal DVD ile izledim. Cidden şahane bir filmmiş. Sean ve Tim döktürmüş. Ve Viola Davis gibi Marcia'da... Chicago zamanı, Piyanist filmi gibi desem herhalde fazla abartmış olmam. Puan 4/5.

5 Eylül 2010 Pazar

The Prisoner - mini dizi

Evet üç bölüm halinde diziyi izleyebilip, tamamladım. İlkin ilk üç, sonra son iki ve en son, son bölümünü izledim. Son bölüme kadar dizi tam bir muamma. Son bölümü ile de yarı muamma bitiyor. Sanat yönetimi, görüntüler güzel ama konu anlatımı kötü. Uyandırdığı yabancılaşma, boşluk, anarşi duyguları ile sonu güzel bağlanamıyor. Hikaye fikiri hoş, bir saatlik bir şey yapıp anlatılabilir. Ama araya küçük hikaye gelişmeleri, şişirmeler konunca Prison Break final kısmı gibi gümbürtüye gidiyor dizi. 6 numara, 2 numara ve 313 numara iyi. Bana aşırı güneşli ve sarı tonları, simetrik evleri ile bir zamanlar ki Carnavale dizisini anımsattı. Geri kalanlar tipik dizi koşulları. Set tasarımı, görüntüler, makyaj güzeldi; zamanla sıkmaya başlayan kurgusu dikkate değerdi. Puan 2/5

1 Eylül 2010 Çarşamba

3G abonesi oldum!

Bugün radikal kararlara devam! SHELL'den gelen başka bir reklam mesajı ile çileden çıkıp, önce SHELL sonra VODAFONE ile görüştüm. Hazır VODAFONE ile konuşurken, bugünün 1 Eylül olduğunu anımsadım ve varolan hattımı 3G (3. Nesil telefon iletişimi/ UTMS platformu) kullanımına açtırdım. Henüz 3G'li biri bildiğim yok görüntülü konuşmaya. İnternet paketi de satın alıp günlük; interneti denedim. Fena değil. Emaillerime rahat bakabildim. 2005'ten bu yana WAP ve UTMS ile pek bir değişme yok gibi. Sadece bağlantı hızları artmış. Gerisi palavra.

1 Eylül 2010

  • Güne üşüyerek başlamak...

  • Yağmurun sesine uyanmak...

  • Duş'ta yeni planlar kurmak...

  • İtalya'ca öğrenmeye karar vermek.

  • Bir'ini özlemek... O'na yazdığımı anımsayarak, "tam bu havalardı..." demek...

  • Güzel bir manolya resmi ile büyülenmek. Beni eskilere götürdü. 1994'lere...

  • Hayata yeniden başlamak, bir şeyler yapmak, kaos'tan uzaklaşmak; kurtulmak.

  • Güneş'i hissetmek...

  • Sohbahar kıyafetlerini hazırlamaya başlamak...

  • Kahverengi sevdasına kapılmak.

  • Aslında uzaklara gidip, doğa fotoğrafları çekesim var... Yaprakların renkliliğini hissetmek...

  • Hayatı hızlı yerine yavaş ve acelesiz yaşamak.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Sade - The Best of Sade

Gelmiş geçmiş en iyi "best of" derlemelerinden biridir. No Ordinary Love vazgeçilmez favorim...

Stanley Kubrick - 2001: A Space Odyssey

Salak saçma filmlere gideceğime sinemada, ya da başka bir şeye vereceğim parayla bir DVD satın aldım. Uzun zamandır korsanını beklediğim ama iş yapmadığı için basılma ihtiyacı duyulmayan bu film niyahet bence. Belki de Blu-Ray kopyası da çıkmıştır ama ben bu efsane filmi ilk kez DVD ile izleyeyim bakalım.

29 Ağustos 2010 Pazar

The Prisoner

İlk 3 bölüm... Daha bir şey kavrayamadım. 6 kim, ne; 2 kötü adam, ne işler çeviriyor? Millet neden bir ütopya içinde yaşar gibi mal mal yaşıyor; sorgulamıyor. Neden kurtarış olarak kağıt çizimlerde Amerika sembolleri var? Vs...

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Hümeyra - Benim Şarkılarım

İstilal gezmesi... Mephisto'dan CD alma... Eve gelince iTunes'e aktarma... iPod nano ile dinleme... Sonuç: İlk kez  plak kaydının bu kadar net ve kusursuz CD'ye aktarıldığını duyuyorum. Müzik Nazan Öncel'n Göç albümünü anımsatıyor. Zaten akustik bir albümmüş. Björk'ün Frosti'si gibi o çubuklu şey, adı gelmedi şimdi aklıma. Kanun gibi şey işte, of o var, bir gitar ve Hümeyra'nın vokali... 1984 yılındaki ses ile, şimdiki aynı ses... Ne kadar kişilikli, olgun ve has sanatçı biri. Albümdeki tüm besteler kendisini sanırım. Kısa ve öz. İyi ki varsın... Ossi Müzik'in ilk albümü aldığım. Hakan Eren'i de ayrı tebrik etmek lazım. (Kendisini feci kıskanıyorum o ayrı.) Plaklarını esirgemeyip, herkese açması ve bunu ticari olarak yasal yapması, takdir edilmesi gerek bir davranış. Bu sayede piyasada Hümeyra'nın üçüncü CD'de satılabiliyor artık. Diğer ikisi mi, e araştırın bir zahmet ve alıp dinleyin, acele etmeden, hazmederek...

Reset!

Spencer and Hill'den sonra Chew Fu ve şimdi de yeni keşfim Reset!. Robyn'e manyak bir miks yapmış, şahane. Audio Bullys'un Only Man miksi'ne de FG ya da dinamo fm'de rastlayabilirsiniz...

evet, evet... hayır, hayır...

Evet mi, Hayır mı? var mısın, yok musun? Vercen mi, Vermiycen mi? daha bir çok hali ile uzatılabilir bir kelime oyunu. Benim sevdiğim %50 varsayımı. Ama şu an sevmiyorum. Çünkü olayları ben henüz %50'ye indirgeyememiş durumdayım. Bazen işler netleştiğinde verilmesi gereken cevabın evet ya hayır olarak daha anlaşılır olduğunu sayarım ama bu kez değil.



Geçen yolda otobüs ile giderken aklıma geldi. TTNET'te RTE'ye katılsa ve kocam bir EVET yapsalar diye. Hop Doğan Duru yazdı bunu Tweeter'inda. Şimdi sağa sola kocaman bina afişleri asıyorlar. Çoluk çocuğunu seviyorsan EVET de saçmalıklarını.



İlk seçimlerde kötünün iyisi olarak oyumu RTE vermiştim. Ekonomiyi biraz düzelttilerdi. Ama ikinci seçimlerde oyumu CHP'ye verdim (galiba). DB'den nefret ediyorum ki hala siyaseti ve CHP'yi terk edebilmiş olmasını duydukça "Ölmüşüm de, Cennet'teymişim gibi" bir izlenim uyandırıyor bende. Rüyaymış gibi geliyor. Devrim bu bence!



Neyse şimdi oy verecek kimse yok. Alternatifte yok. O yüzden hiç oralı olmuyorum. Bazen TV açıkken akşam haberleri zamanında; aklı başında omayan 50'li 60'lı yaşlılardaki siyatçiye, aşağılar gibi bir bakıp, bu dede mi beni temsil edecek? diyorum. Ben partiye gidip, atlayıp zıplayabiliyorum. Bu dede bunu yapabilecek mi? ben iTunes'ten müzik satın alıyorum, o acaba iTunes'i duymuş mudur?... (Nerde...) E o zaman beni temsil edecek bir kişi mecliste yoksa kimi temsil ediyor? Ne işe yarıyor? Ne s.kime bir sürü maaş alıyor halkın parasından?!!! Daha bir sürü şey...



Biraz Milk filmindeki gibi; seni belli eden yoksa mecliste, devlt anlayışında sende yoksun. E madem ben yokum, ne diye caddem de arabalarını gezip, oy istiyor?!! Domatesçile gibi lakça lakça aptal beyinler için şarkılar ve sloganlar atıyor?!! Hey kelekler, sizi var eden biziz. Matrix'teki gibi bir dünya yaşıyorsunuz ama sadece fişiniz çekilene kadar bu, UNUTMAYIN!



(Hadi bakalım siyasete de girdik :-))



Not: Gene geçen yolda aklıma geldi, otobüsten inince, muhalefet bir an önce Barış Manço'nun "Hayır, hayır, 100 bin kere hayır! İnanmıyorum sana..." şarkısını kullanmalı ve RTE tayfasına kapak olmalı. Ama...

itiraf(lar)

neden yeni bir şeyler yazmıyorum? çünkü şu ara;
  • deli gibi iki şarkı dinliyorum sürekli: Biri Katy Perry'nin MTV Unplugged albümündeki Ur So Gay kaydı. Müthiş bir şey. Mühürlendim ona resmen. Lady GaGa ve Beyoncé'nin Telephone (Passion Pit Remix)'inden bu yana en büyük 1 numaram...

  • Diğeri de California Gurls (Armand Van Helden Remix)'i idi. Ama listeye paylaşımlı olarak gene Katy Perry'nin One of the Boys albümünden I Kissed a Girl kaydı girdi. Ona da yarı bir hayranm. Armanda gelince Snopp Dogg'u süper kullanmış miksinde. Tebrik ediyorum.

  • Başka gazete okumuyorum artık. Haftada bir hafta sonu ya da bazen cuma günleri bir Radikal gazetesi ya da bazen magazin canım çekti ise Hürriyet alıyorum. Birz göz atmak, biraz da bu hafta sonu hangi film sinemaya geldi onu öğrenmek için. Ömür Gedik artık okumuyorum bile.

  • Redd grubu elemanları (İlke ve Synthek hariç) tweeter girişleri ile zaten günün özetini veriyorlar. Şu sıra yeni favorilerim de Yemek Programı projeleri ile Sibel Tüzün'ün eski eşi Levent Candaş ve kız mı erkek mı henüz detaya girmediğim (sadece yazdığı ile ilgilendiğim) SelcukSamıCingi var.

  • Fotoğraf sanatçısı Mehmet Turgut'un süper bir pofuduk beyaz kedisi var. Sanırım siyam kedisi ama bu tombul bir şey. Tweeter'ın resimleri var. Müthiş. İsmi de Alice.

  • Robyn'in Body Talk Pt. 2 albüm kapağına bayıldım. Uzun zamandır gördüğüm en güzel kapaklardan biri. Biraz espiri biraz da ciddiyet içeriyor. Bu kadın yapacak bir şeyler, söylüyorum buradan.

  • Annem ile STAR WARS yapıyoruz. Bazen o Darth Vader oluyor ben Luke Skywalker; bazen o Luke ben Darth. Eğlenceli oluyor...

  • Başka yoğun çalışma, müzik terapisi, SPA ve oruç ile hayat devam ediyor.

  • Further albümü çalıyor ve adam akıllı onu dinleyip, anlayabilmeyi unuyorum.

  • Son olarka ta herkesin elince cep telefonu ile Tweeter'a bağlı olmasını, sürekli bir Tweeter takipçiliğini inalımaz bir "Matrix'e bağlan, hayalini yaşa" olarak yorumlur ve ürküyorum. Tweeter'ım yok ama Google Reader takipçi olrak kendimden de ürküyorum.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Laurent Cantet - The Class

İzleyemediğim filmlerden biriydi Sınıf. Ama izleyince de apışıp kaldım. TV çok uzun süredir izlemiyorum. En son Aşk-ı Memnu'yu bitirdim, başka da zaman zaman takip ettiğim bir şey yoktu. Ara ara TV açık olduğunda fark ettiğim Küçük Sırlar, namı diğer zengin züppelerin ekstra pahalı yaşamlarındaki, lise hayatı saçmalığında gördüğüm rahatlıktan daha rahat bir öğrenci (13-14 yaşlarında birde) topluluğu var Sınıf filminde. Hatta zaman zaman abartıya kaçan kendine aşırı öz güven ve bireysel var olma kapitalizm kurbanı halleri beni çok sinir etti. O öğretmenlerinin yerinde olup, iki tane tokat atasım geldi mankafa sınıf başkanı kıza. O kadar rahat koşulda Bulgaristan'da iken ben bile yaşamadım. buradaki devlet okulundaki durumu, hele ki Anadolu'daki durumu düşününce, bu oldukça ütopik bir sınıf kaldı algımda. Demek ki küçük sınıf öğrencilerinin, oyunculuğu bile çok iyi. Yani yönetmen bunu çok iyi halletmiş.



Zaten sonunda doğru öğretmen ipleri gevşetiyor ve işler değişiyor. Küçük bir ayar farkı nasıl başkalaşıyor bu da canımı sıktı. Ki en nefret ettiğim şeylerden biridir iftira...


Okul kısmı zaman zaman Precious filminden de tanıdık geldi. Dedim bu züppelerden adam olmaz.
Gerçi lise zamanında bizim de yırtma zamanlarımız oldu, olmadı değil ama bize öğretmenlerimiz rahatlıkla hakaret edebiliyorlardı. Boşuna denmemiş, ağaç yaşken eğilir diye... 


Bu tarz farklılığın bir arada tutmak ve onları bir arada yetiştirmek değil Fransa'nın, bir çok ülkenin sorunu sanırım. Hatta global olarak, eğitim sisteminin kapitalizm ile sorunu, paradoksu.


Ama çok da başarılı bulmadım. Yer yer konu dağılmaları oldu. Hikaye gidişatını etkiledi ve bütünlüğü bozdu. Ama eleştirel bakımdan gayet cesur bir film. Bizdeki Hababam Sınıfı ütopya saçmalıklarından çok, çok daha iyi. Ve işe yarar bir eleştiri.

13 Ağustos 2010 Cuma

A Single Man DVD kopyası

Evet! Benden mutlusu yok şu an. Tek Başına Bir Adam'ın DVD'si çıkmış. Kaptım bir tane... Şahane filmi tekrar izlemeli... İ love u, Tom...

8 Ağustos 2010 Pazar

Phillip Noyce - Salt

Evet, Angelina'ya güzel bir peruk hediye etmek istiyorum! Filmin ilk yarısı küllü sarı peruğu ve ikinci yarısı düz siyah peruğu çok, çok göze batıyor, bana battı. Saçlar o kadar bakımsız duruyor ki, sanki az önce tüm evi o perukla süpürdün, o kadar kötü. Hatta Rus başbakanı, namı diğer Rüstem Batum, Erol Evgin benzeri o da başka bir perukla... Çıldırdım. Bu film hiç "sanat yönetmenliği" diye bir şeyin olmadığı bir dünyada çekilmiş dedim. Milyon dolarlık film, adam akıllı peruk alamamışlar...



Aksiyon, aksiyonda o da bir yere kadar. İşin içine mantık girince tüm Matrix kurallarını alt üst ediyor, kamyondan kamyona atlarken Salt. Tutunmaya yer yok, gene sadce ekstra güçlü kadın bileği ile kmayonetin yuvarlak kenarlarından tutunuyor. Bana mısın demiyor. Bina içine girme, cenaze ve bitiş kısımları güzeldi. X-Men'deki kurt adam vari şey, yarma boyu ve hayvan kilosu ile hoştu. O nasılsa normal adam gibi olmuş sonunda. Angelina bir de burnunu mu yaptırmış dedi arkadaş. Ha bir de başlarda sadece gözlerin sonlarına doğru çekilmiş olan siyah kalem, bir sahne geçişinde bir bakıyoruz ki Salt'ın tüm göz çevresi siyah kalem ve maskaralı. Birinci bölümde, Siyah polis ile mahzende karşılaştıklarında mı, merdivende karşılaştıklarında mı neydi o sahne... Hele Hal Beri benzeri, erkek hali var ki, ıyy iğrenç; miğdem bulandı.



İdare eder bir film işte. Aksiyon olsun, zaman geçsin vesaire için.

Seneye ikinci filminde görüşürüz...

5 Ağustos 2010 Perşembe

Michael Patrick King - Sex and the City 2

İlkinden kötü film. Eğlenceliği de pek yok. gene 18 yaş üstü ama pek açık sahnesi yok. neyse yazacağım detaylı...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Michael Patrick King - Sex and the City

Eğlenceli, bir o kadar da "flashback" yapmama neden oldu. Carrie'nin sesi ile karakteri çok tezat. Louise'se bayıldım, meğer Jennifer Hudson'muş. 18 yaş üstü diyelim...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Christopher Nolan - Inception

Çokta etkileyici değildi. Ama iyi film. Şimdiden görsel efekt, ses efekti, görüntü dallarında gayet iddaalı diyebilirim. Matrix benzerlikleri var, ama bu öze inince farklı bir yaklaşım. Matrix kadar da çığır açacak bir film değil. Senaryo güzel ama sonunu anlamadım. Mal'ı oynayan Marion Cotillard, çok şık. Arthur'u oynayan, Joseph Gardon-Levitt'te fark edilir bir çıkış yapıyor. Ellen Page iyi bir projede tekrar görmek, zevkli. Müzikler şahane. Finale doğru heyecan doruğa çıkıyor, ama final bayat. Leonardo için ise, bence en iyi oyunculuğu Kanlı Elmas filminde.

1 Ağustos 2010 Pazar

Çerrezzo, can paree...

Şöyle bir plan yaptım; (salakça kabulum ama;)



Bir bakkala gidelim. Ya da tekel daha uygun olur. Arkadaşım dükkan sahibi ile konuşmaya başlasın, lafa tutsun onu. Bende dışarıdaki Bihter - Tek Atımlık Çerez afişini söküp, alayım. Çıkarken bir şeylerde satın alırız hem...



Hala bir yerden bir Bihter afişi de alamadım. Yüzü ve gözleri çok güzel çıkmış Beren'in... O yüzden.

Yoksa Bihter sapığı filan değilim... Allah'tan sevgilim yok, yoksa terk eder giderdi "beni sevmiyor, onu seviyorsun hayvan!" deyip... Adı üstünde tek atımlık çerez, sende Behlül'ü sev...

Negroni

Doğan Duru'dan duydum, negroni içiyormuş, karışık bir içki, kokteyl. Wikipedia'dan içeriğini öğrendim. Cuma akşamı çıktığımızda dışarı, arkadaşıma içelim mi merak ediyorum dedim, olmaz araba kullanıcaksın dedi. Zaten bugün okuyunca, çoğu barmen de ne olduğunu bilmiyor demiş Doğan Duru. Neyse evde yaparım bir ara. Tadını merak ediyorum. Alkol içen biri de değilim ya... İç ses Doğan'ın bizi kandırdığını da söylemiyor değil...



Cumartesi günü, çocuğunu pazarda kaybetmiş anne gibi, Anadolu yakasından Avrupa yakasına git gel yaptım. Sonunda Avrupa yakasına dönüp, eve attım kendimi. Bir aklım macera fotoğrafçısı ol diyor... Zira fotoğraf çekimlerinde güzel manzaralar yakalamışım. Bazen kendimi ölmeden önce Prenses Diana'nın aracını kovalayan magazin fotografcılarına (paparazzilere) benzetiyorum.

30 Temmuz 2010 Cuma

  • Perşembe yoğun sıcak...

  • Sirkeci yolları, SGK...

  • Tranvay'dan Sultanahmet önündeki kaldırımların da kazıldığını görme...

  • Çoğunlukla Alman turistler tatil heyecanı ile güneşin altında...

  • İş dönüşünde radyoda Serdar Ortaç'ın "poşete yazık" cümleli şarkısını dinlemeye maruz kalma...

  • Gece hava serin, güzel... 2 gündür miyavlayan yavru kediyi de bulabilsem süper olacak.

  • Işığı açık, camı açık diye odama dalan Kuzuların Sessizliği misali gibi kelebeklerden önce ürküyor, sonra onları yakalayıp, dışarı salmaya uğraşıyorum...

  • Uçan şeylerin pat diye üstüme konmasından/konmaya çalışmasından ürküyorum.

  • Gece yürüyüşe çıkınca, caddede, kaldırımda, siyah böceklere denk gelmemem için, onlara basmamak için, Jack Nicholson'ın Melvin'i gibi sağ sola sekmekten usandım. Belediye; akşam saat yedide çöp toplamaya çıkıp trafiği kilitleyeceğine, şu sokaklardaki böcek olayına bir çözüm bul. Artı çöp kutularına da bir çözüm bul. Lakin başka hiç bir yerde olmayan sözde modern çöp kutularınız ve toplama şekliniz var Avcılar'da... Ki sokaklar pislik içinde... Çöp kutuları yolun ortasında, park etmiş araba gibi...

  • Oy vakti, kana susayan vampir gibi tabutunda çıkan siyasiler, neden kaldırımları zap edip, kendi malı gibi kullanan dükkan sahiplerine ceza kesmiyor? Etkili olamıyor? Neden kesik çizgiler gibi kaldırma in, çık yaparak yolda yürüyoruz?

  • Bazan sırf kültür yüzünden, zengin bir semte veya karşıya, Anadolu Yakası'na taşınmayı (sık sık) düşünüyorum.

  • Geçen nakliyecilik yapan biri Skype'sine "dürüstlük kültür..." diye yazmış, ilk kez böyle bir tanımlama gördüm. Açıkçası şaşkınım da; kendime pay mı çıkarsam, yoksa adam kazık mı yemiş, konduramadım.

  • En beğendiğim film listesi yapacaktım, hazır aklıma gelmiş iken Kuzuların Sessizliği ve Benden bu Kadar filmerini en iyi 20 film listeme koyabilirim. Ve Piyanist, Y.E. Kralın Dönüşü, Kaplan ve Ejderha ya da Matrix, Ruhların Kaçışı, Kara Şövalye başka aklıma gelenler...

27 Temmuz 2010 Salı

Tarkan ve benzerleri; hiç albüm çıkarmasa, emekli olsa...

Ne gereği var işe yaramayacak bir albüme daha? 30 saniyelik ön-dinleme yaparak bile albümün ne kadar kötü olduğunu yapan, yaptıran, yapıma destek olan; anlayamıyor mu? Sertab'ın orta halli Rengarenk albümü bile daha kaliteli. Zamanın yıldızları parıltısını yitirince artık kenara çekilmeli ve yenilere yol açmalılar. Kartvizit niyetine albüm yapmalar artık satmıyor; o 2003'lerde modaydı.

25 Temmuz 2010 Pazar

Lee Unkrich - Toy Story 3 (in Real 3D)

Açıkçası çok şahane bir şey değildi. Eğlenceli idi. Yan karakterler fazla zorlama olmuş. Ken ve Barbie yeteri kadar tatmin edici değildi. Konu biraz dağınıktı sonlara doğru...



Ama film başlangıcındaki Pixar kısa filmi Gece ve Gündüz şahaneydi.

Bu ara Pixar'da açılış logosunu 3D yapmış...



Evde izlediğim 1 ve 2'nci Toy Story'ler daha iyiydi, onlara da çok güldüm.



Ayrıca üniversiteye gelmiş birinin, Amerikan Pastası gibi filmlere konu olan baştan çıkmalarına hiç aldırmadan hala oyuncaklarına tutku ile bağlı olması bira problemli bir gençlik habercisi...



Hele ki o dev bebek, çok lanet bir şeydi... Çok itici.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Var mıyım, yok muyum; yoksa birden çok muyum?

Uzun zamandır yazmadığımın farkındayım.

Günah çıkarmak içinde yazmıyorum. Sadece istediğim gibi gitmiyor işler. Bu yüzden de gündelik rutin işlerim artıyor, artıyor... Ve bazen -ki bu son zamanlarda sürekli bir hal aldı- düzenli bir şey yazamıyorum.



Bu haftadan beri, boğazım ağrıyor. İş yerinde ceyranda kaptığım soğuk algınlığı, otomobilin kliması ile devm etti.

Hala da ediyor. Pastil yemekten bıktım. Zoraki bir şeyler canımı sıkıyor.



Yeni keşfim Sam Sparro "Black and Gold". Daft Punk ile aynı yıl, En iyi Dans Kaydı Grammy adayı olmuş; ben görmezden gelmişim. Araştırınca, anladım. Şarkı da çok sardı, Womanizer''in kopya olduğunu anladım böylece.

Bir yandan da Cem Adrian'a benzetiyorum ara sıra. Öyle biri vardı, masum bir ara. Sonra kasıntı oldu, gitti. İşte insanlar alternatif olacağım derken, yok olup gidiyorlar...



Sonra Estellê'nin American Boy kaydını yorumladığı vşdyoları filan izledim YouTube'ten...

Eğlenceli hoş. Daha önce fark ettiğim üzre Basement Jaxx albümünde de yer alıyor. Bilmeyene duyurulur.



D&R açacak kadar CD satın aldım galiba. Maaşımı buraya yatırmaktan vazgeçip, yatak alma planımı uygulamaya geçmeliyim artık. İşbir yatak viscoelastik yatak sordum 2 bin TL dediler. O da güzel...



Başka Tweeter'da Doğan, Güneş ve Berke'yi okuma hobim oldu.



Alicia Keys tüm albümlerini aldım. Yıllardır merakla durduğum "The Diary of Alicia Keys" cidden sağlam albüm. En sevdiğim kaydı da "Diary". Nedendir bilmem ama bende bambaşka bir büyüsü var. Keşke son albümü de 1 numra olup, çıkardığı ilk 5 albümü de 1 numara olmuş tek kadın şarkıcı olsaydı.



Hayatımı değiştiren Radiohead'in sonunda bir CD albümünü de aldım.



iPod nano'mu düşürdükten sonra, koruma için silikon kılıf ve şeffaf bant ile kapladım. Sanki kutusundna yeni çıkartır gii bir şey oldu. Pek kullanasım kalmadı bu hali ile. Daha çok alıp atasım var...



İstanbul Ticaret Odası'na gittim. Bayıldım, bayıldım, bayıldım oraya. Bir yolunu bulup, orada çalışmak istiyorum.



Otomobil ile yollarda bazen kendimi Madonna'nın What Feels for A Girl vidyosundaki gibi hissedip, nihilistsizleştiğimi düşünüyorum. Ya da öyle olmayı istiyorum.



Yollarda ölen, ezilen hayvanları gördükçe, içim acıyor. Hele onların defalarca üzerinden geçilip, yok olana kadar ezilmleri çok daha acı, acıtan bir durum. Bazen bu yüzden inanlardan nefret ediyorum.



Kendimi Mudo, FTS 64, T-box ve LCW'nın yürüyen mankeni ilan ettim geçenlerde. Zaten kendime ait yeni bir gardırobum olsa, maaşım bu sefer giysiylere yatacak. Bir de kadım olduğumu var sayarsam, kesin zengin ve yakışıklı bir sevgilim olmalı, mesela Cansel Elçin gibi bir şey olsun yeter... Bende Victoria Beckham gibi biri olurdum.



Cuma günü az daha Edirne'ye gidiyordum. Gerçi vaktim olsaydı, yarım saat daha ilerleyip, giderdim. Artık başka zaman...



Otomobil ile bildiğim yolları yürüyerek veya metrobüs ile geçmişbiri olarak; yeniden keşfetmek başka bir şey... Bir de otomobil ile şehirde kaybolmak var ki, aynı elbise ile bir partide pişti olmak kadar rezil bir şey... Bu yüzden konuşan, yönlendiren bir GPS cihazına ya da bir co-pilot'a bazen inanılmaz ihtiyaç duyuyorum. (Not: Herkesin Mahmut'u yok nasıl olsa!)



Yaz geldi, geçti, bitiyor; ben hala denize gitmedim. Gerççi gitmeyi de istemiyorum. O kadar insanı görmeyi, çekmeyi istemiyorum. Bir hotele, bir havuza filan mı gitsem? Ya da TEM otoyoluna manzarası olan, ayçiçek tarlaları ile arkadaş olan, çölde vaha mahiyetinde sayılabilcek villalardan biri ile tanışıp, arkadaş mı edinsem... Who is want to me!



Hala ayağıma pansuman yapıyorum! Tuzlu su serumum bitmeküzere artık. (denize gidersem boşalan şişesini de doldursam iyi olur...)



Yığınla film ve müzik albümü ve düzeltilecek bir blog beni bekliyor. Daha Aşk-ı Memnu kitabını açmadım bile.

Vodafone asistanlık hizmeti vermiyor mu...

3 Temmuz 2010 Cumartesi

playlist

David Slide - The Twilight Saga: Eclipse

Kötü değildi... Eğlendiğimi ve seriyi güzel devam ettirdikleri için sevindiğimi söyleyebilirim.



Amy Winehouse'a benzeyen Rosalie'ye, siyah saçlı Esme'ye, değişen yuvarlak yüzlü, bebeksi, öfkeli ya da iki yüzlü görünen eski Victoria yerine mankemsi bir Victoria'ya çabuk alıştım. Ama Victoria olmamış...



Alice'ın ve Bella'nın perukalarına çok güldüm. Bella'nın sanki halıda yuvarlanmış gibi duruyordu saçları. Sonbahar sanki, hep kahveregi tonları vs...



Hele ki dağ sahnesinde lapa lapa kar yağarken, ne Bella'nın, ne de Edward'ın üstünde bir gram kar vardı... En çok ta kedi maması gibi duran, bok rengi Jacob'un kurt kolyesıne güldüm... Bir ara bende Jelibon Frutty'lerden meyve sepeti kolyesi yapcam. Bella boynuna takar... Aklına gelir de fark ederse, acıkınca yer...



Eklmeyi unuttum, ek kitap Bree'de filmde kullanılmış; okuduğum temel cümlelerde filmde var. Onu oynayan kızda güzeldi.



Bir de bu filmde hiç ön planda olan şarkı yoktu. Olsun, bu da iyi.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Soundtrack - In the Mood for Love

İzlediğimde vurulduğum, müziklerini dinlemek için bile VCD'sini tekrar izlediğim, (sevişme sahnesi içermemesine rağmen) izlediğim en güzel aşk filmi idi, Brokeback Mountain'den önce.



Bugün CD bukletine bakarken fark ettim ki, o vurduğum keman solo kayıtlarını, tom Ford'un A Single Man filminde de kayıtları olan Shigeru Umebayashi yapmış. Tom'u bir kez daha kıskandım!



Film ile müzikler o kadar yalın, o kadar naif ki; nasıl anlatayım, bende özel bir yanı var.

Film de izlediğim beri kesinlikle ilk 10 film içinde yer aldı.

Sevişme sahnesı içrmeden; romantik, müthiş bir aşk filmi...



CD albümü bulamayanlar varsa, Beylikdüzü Media Markt'ta sanırım son 3 kopya hala satılmayı bekliyor.

Alicia Keys - The Element of Freedom

Özellikle ön kapak fotoğrafı mükemmel. Baktıkça içime huzur doluyor. İlk duyduğumda vurulduğum Empare of State ise şahane

30 Haziran 2010 Çarşamba

Peter Jackson - The Lovely Bones

Rachel ne güzelmiş, ne kadar güzelmiş!.. Bir kez daha hayran kaldım kadına. Saoirse de müthiş bir kız olmuş. Aşk-ı Memnu'daki Hilal, biraz ona benziyor...



Stanley'i dah sert, vahşi diye hayal ettim ama durum oyunculuğu ile ve diğer çalışmları ile Oscar adayı olmayı hak etmiş diyebilirim. Ama ben faklı düşündüğümden, bana rolü basit geldi. sonuçta Hannibal'lar, No Country for Old Man'ler izlemiş biriyim. Neyse.



Susan Sarandon ise çok hoştu. Anaanne rolü ile müthişti. Hem hippi, hem geleneksel, süper!



Fantazi kısımlarına gelince, yeterliydi ama istenileni veremişte aynı zamanda.



Kız kardeşi de unutmaamk lazım. O da süper oynuyor.

Hele ki finalde kız kardeşin gizlice eve girdiği bölüm, tanrım heyecandan ölecektim! O kısım müthişti.



Kitaptan uyarlama olduğu için belki, kitabı okumadım; hikaye de çok ahım şahım değil. Fazla beklentiye girmeden izlenebilir.

27 Haziran 2010 Pazar

Coldplay - Prospekt's March EP

Stephenie Meyer - Bree Tanner'in İkinci Hayatı (Bir Tutulma Romanı)

29 Haziran 2010 Salı, gece 23:15...



Kitabı okuyup bitirdim.

Okurken daha çok The Chemical Brothers'ın Swoon (Boys Noise Summer) kaydını dinledim. Şu an için favorim.

Kitap ilkin çok sıradan, sonra çok daha sıradan geldi. Okuduğum bir çok kelime, güzel gözlemlerin dışında; sadece oyalamak için söylenen sözcükler gibiydi. Sanki olay başka da, bunu fark etmemen için sürekli konuşan biri var gibi...



Tutulma kitabının detaylarını hatırlmaıyorum çok fazla şu an.

Ama herkesin beklediği (ki buna bende dahilim) beşinci kitap, Geceyarısı Güneşi idi.

Bu oldukça şaşırtıcı bir adım ve Tutulma filmi öncesi harika bir pazarlama tekniği.



Kitabın özgün adı The Short Second Life of Bree Tanner. Yani kısa hikaye ve kısa bir hayat.



Kitapta muamma kalan, ya da benim algılayamadığım Diego karakterine ne oldu?

Öldü mü? Kaldı mı?

Kitabın sonlarına doğru biraz heyecan duyuyorsunuz. Ve kitap bittiğinde bunun aslında sadece bir karalama, deneme çalışması gibi bir şey olduğu fikrine kapıldım. Atıştırmalık gibi...



Ama yine de Tutulma'daki savaşa, yeni doğan bir vampirin bakış açısından bazı şeyleri öğrenmek, fena değil.

Fazla beklenti içine girmeyin.



Bakalım film nasıl olacak. Gerçi TV'deki cips reklamları ve yazarın web sayfasındaki film tanıtımı dışında hiç bir görüntü izlemedim. Zerre kadar ilgim ve merakım yok bu kez. Neden bende bilmiyorum...

26 Haziran 2010 Cumartesi

Aşk-ı Son

Ahım şahım bir bölüm değildi, klasik uzatılmış, uzatılmış, trajediydi.

Bazı anlarını beğendim. Final öncesi anne şevkatine ve finalde inme geçirmiş Firdevs hanım'a bayıldım.

Robinson Behlül herhalde yazın modası olur. Çok hoştu.

Gerisi yakında...

Müzik piyasası

uzun zamanır yazmayı istediğim, single CD ve DMC müzik hakkında kısaca...

Albümler satmazken, single CD (tekli ya da tekşarkılık CD) yayınlamak iyiyken, ve bunun çok yüksek fiyata satılmaya başlanması anırım bir 2001-2003 zamanına geri dönüşe başlayacak.



DMC müzik firmasının da çok fazla single CD yayınlayarak yakında iflas edebileceğini ön görüyorum.

Sonuçta konuşulan, dinlenen pop kişisi 10 nu geçmez. E hepsi DMC sanatcısı olmadığa göre, 10 CD den ancak 1-2 satıyor demek. Gerisi zarar. GErci bu kültürsüzleşme çağında (Türkiye için) sanat yapmak, iflas etmek, deli olmak ile eş değer. Tiyatrolar çoktan kapandı, sıra sinemalarda... Filmler zaten formülle çekliyor, tutmayacak film yapılmıyor vs...



İkinci bahsetmek istediğim Şahin Özer Plak. Eski albümlerin yeni basımları moda iken, bu müzkler hem yeni kuşaklar için keşif olacakken, Yonca Evcimik'in YoncaEvcimik '94 CD'si neden hala yeni basımı yapılmadı, anlayabilmiş değilim. Daha bir çok önemli albüm var kataloğunda Özer Bey'in...



Bir de eski dönem (90'lar) sanatçılarının  Soner Arıca mesela, (ve daha bir çoğu)  neden altın çağlarını yaşayıp, para kazanmış, bir yere çekilip yeni, başarı bir şeyler yapmadıkça, abuk sabuk işler ile gene altın çağ yaşama derdindeler, bağımlık mı bu; bunu da anlayabilmiş değilim...



bunlar aklımın bir köşesinde, ne zamandır yazmak istediğimşeylerdi; işler kötüye gitmeden ön görümü az da olsa paylaşmak istedim.

23 Haziran 2010 Çarşamba

redd okur

Doğan Duru, Güneş Duru ve Berke Hatipoğlu'nunTweeter yazılarını okuyorum gün be gün. Gazete okumak gibi bir nevi... Ya da onları dinlemek gibi. Aklı başında bir kaç kişi ile takılmak gibi birazda...



Doğan, İtalya'da yaşadığı için TV kısmından bahsederken kullandığı rte kısaltmasını düne kadar hep "herhalde yabancı TV kanalı izliyor, opera dinliyor, sanat tarihi izliyor sanıyordum. Türk medyasına ve malum popüleriteye, küfredecek kadar tepkililer. (Nedne bu kadar tpkililer, yani bu tepkiyi nedne Tweeter'dan veriyorlar, ona anlam bulamadım) RTE diye TRT gibi İtalyan kanalı var (arte, RTI galiba onlar) sanıyordum. Bugün düşünürken bunu dank etti. O rte'i, Recep Tayyip Erdoğan'mış diye.



Tweet kısalığı işte. Az söz, çok mana...

22 Haziran 2010 Salı

shrink, film

kevin spacey'in filmi... hazır yoğun yağmur yağışında, deprefim bir film ile sakinleşme... melankolik takılma... jemma'yı beğenme. aktris kadını beğenme; yüzündeki orantıyı sevme... kevin'i ilk kez bu kadar traşsız görme, gözlerindeki yorgunluğa acıma... filmi beğenme.

21 Haziran 2010 Pazartesi

SGK

sigortalı sayılmak için TC numaramı, SGK dosyam ile ilişkilendirme... Bağcılar'da, Küçükçekmece SGK şubesi. Saat 15:00-15:30... 113. numara. Önümde 47. numara var...

gorillaz - demon days

CD albüm...

20 Haziran 2010 Pazar

taksim

taksim'de yağmurlu bir gün... öncesinde terörü lanetleme mitingi... herkes fırsatkollayıp, kendindne geçme telaşında.... sinema'da ilk kez -nihayet sonunda- hayao miyazaki filmi izleme!.. kapri pantolonumu düşmesin belimden diye, her üç adımda bir çekiştirme ve çekiştirmekten bir hal olma... Stephenie Meyer, Bree Tanner'in kısa ikinci hayatı kitabını alma mephisto'dan... yürümekten yorulma... tranvay ile sirkeci'den sultanahmete geçiş kısımlarını sevme... etraftaki butik mağazaları, lokantaları gözlemleme... ilk kez starbucks coffee'lerde tatlı yeme...

ponyo

beyoğlu sineması, saat 14:30 seansı...

19 Haziran 2010 Cumartesi

15 Haziran 2010 Salı

Vidyolar...

Lady GaGa'nın Alejandro ve Rihanna'nın Te Amo vidyolarını izledim.

İkisi de benim için hayal kırıklığı oldu.



Lady GaGa'nın Alejandro kaydını ben bambaşka hayal etmiştim. Zaten iTunes'te American Idol performansında sergilediği karegrofi, şarkıyı yansıtmıyordu ve yeterli değildi. Steve Klein'nin yönettiği vidyo ise Uzay'da, bambaşka bir gezegende kalmış, yuvarlatılmış eski usul erkek Bülent Ersoy saç modeli ile Olimpiyat'larda yarışan Rus buz patenciler gibi olmuş. Vidyo'daki uzatılmış kayıtta fena değil. Bitişteki ortada Lady GaGa, sağ ve solda dansçıların yer aldığı kısımlar güzel...



Rihanna'nın Rated R albümü, üçüncü albümü ile verdiği sinyallerden anlaşılacağı üzre "en cesur ve olgun" albümü. Bir nevi Madonna Erotica diyelim... Kışkırtıcılığını iyiden iyiye arttıran Rihanna, bu vidyoda da gene tek başına fantaziler diyarında son sürat ilerliyor. Ama bu sefer kendisine bir model eşlik ediyor. Biraz erkeksi giyimli, son derece güzel yüzlü biri... Rus mu, bilmiyorum. Ben öpüşeceklerini, sevişeceklerini umdum ama olmadı. Oysa Madonna, Britney'i ve Christina'yı bile öptü... Gene şarkıyı yansıtmamış diyeceğim... Rihanna'nın Robyn vari saç modeli gayet hoş ama...

11 Haziran 2010 Cuma

Dikkat: Kaygan Zemin

Bugün de kendim düştüm... Duşta, bir anda, sağ ayağım kaydı ve hop... Sonuç, saçımı yıkarken gözüme şampuna kaçtı. Büyük ihtimal yere de kaçtı ki, kaydım. Ve sağ ayağımın ikinci tınağı sizlere ömür... Diğer ayak parmaklarımda incindi... Herhalde balerin gibi ayakta kalmaya direndim... Olamaz! ilk defa tırnağım kopuyor. Ne kadar kötü... Ve işe terlikle gittim. Doktor da el için 6 ay, ayak için 9 ay sonra tırnağın tam çıkmış olur dedi. Moralen harakiri yaptım.

10 Haziran 2010 Perşembe

Oh My God!

Bugün yolda iPod nano'mu düşürdüm. Tam 6 ay 10 gün sonra...

nazan öncel - tuttum bırakmam

Çok uzun zaman sonra bir Nazan Öncel kaydı satın aldım. Kendisinin de ilk single'lı. Akılda kalıcı, eğlenceli bir çalışma.

9 Haziran 2010 Çarşamba

woody allen - whatever works

klişe biraz ama eğlenceli bir filmdi. aptal kız rolü iyi oynanmış. hırslı anne de... kendini beğenmiş ihtiyar bana "as good as it gets"teki melvin'i anımsattı. 3/5 diyelim.

7 Haziran 2010 Pazartesi

5-6; Haftasonu

Haftasonu gezmeleri... Napolyon espirisi meğer benden önce düşünülmüş... Şrek 4 - Eğlence ama başka bir şey vaat etmiyor. CD, CD, CD...

4 Haziran 2010 Cuma

Napolyon Banka kartı kullanarak...

Eklemeyi unuttuğum, Avcılar İGS durağında, Nokia N serisi mi, nedir; müzik telefonu tanıtımında, dayak yemiş sinirli yeniyetme görüntüsü ile Transfomers'teki Shai görünümlü, gözleri panda gibi siyah, arka fon siyah, karanlık, bir vidyo oyunun andıran tanıtımından da tiksinmiştim. Sabah sabah onu görmek süper bir moral bozukluğuydu. Sonradan dank etti ki o kişi ve yanında Twilight'tın afişindeki Bella gibi duran "karamsar kişi" Sagopa Kajmer ve eşi Kolera imiş... Sagopa Kajmer'den iyice tiksindim o zaman. Zaten tuttutmuş bir pesimist, pesimist diye; başlangıçta beğendiğim tavrı ile uçup gitti beğenim zamanla.



Son bir unuttuğumda, bunları bugün Bizim Kent durağında Bond'u görünce uydurdum;
  • Napolyon banka kartı ile ülkeri fetih ederdi...

  • IMF banka bartı ile borç veriyordu ülkelere...
Bunlar ise doğru;
  • Muttalip bakkaldan sakızını banka kartı ile alıyor,

  • Muttalip banka kartında  biriktirdiği ek puanlar ile bedava alışveriş yapıyor...

  • Muttalip (ve diğer insanlar da) banka kartına para yatırmaz(lar)sa, bi b*k olmuyor. O zaman elindeki kartı cebine geri sokuyorsun. Ne Napolyon, ne IMF; suratındaki ifade de Sagopa Kajmer'inki gibi oluyor.


Bu hafta sonu Kleopatra ile çay içmeye gideceğiz, Bond gelmezse...


(yazı: 4 Haziran 2010)

Reklamlar, bl. 2

Gelelim ikinci bölüme, berbat ötesi reklamlara.
Birincisi hala iddia ettiklerini kanıtlayamamış olan bir çok şey; market indirimleri, teknoloji marketi indirimleri, özellikle "gerçek görüntü" vaat eden, şimdiye kadar kaç kere aynısını vaat ederek sattıkları TV'leri, Flat TV'leri, Plazma TV'leri, LCD TV'leri, TFT LCD TV'leri ne çabuk unuttlar, unuttuk!?
HD yayın çıktı, gözlerimiz de gerçek görüntüye geçti. Ah şimdiye kadar kör müydük, sahte görüntü mü izledik; yoksa film hiç başlamamışmıydı. Hey... mısırımız bitti!
Takın fişi g*tünüze, görün gerçek görüntüyü. Daha iyi reklam metni bulamadınız di mi... Neyse.
Gelelim TV'de izleidğim en salak reklamalrdan biri olan Eti Wanted reklamına. Bunu da sildiği için beynim, yorum yapmayacağım. Umarım Shubuo gibi zamanla unutulur, gider... Üstüne sifonu çoktan çekmeye hazırım.
İkincisi çocuklara sempati kazandırarak, var olmayan bir yanlışı DODİ, DİDO mu neyse vaat ederek tanıttıkları çikolatalı gofret reklamı. Az daha yuvarlatsanız, "a hi - a hi..." diye acıkan birini eşek gibi anırtabilirdiniz. Çok zor muydu...
Ve gelelim müthiş buluşumuza. Bunun ne kadar dayanacağına, sabır ve ters tepki verme refleksi perspektifinden ne kadar ileriye götürebileceklerini merak ediyorum. Garipliği kullanarak yaptıkları dondurma reklamı Lungo için... Herkes reklam bittiğinde daha b*ktan bir isim seçenemediniz mi diye soruyordur eminim... Ve hatırlıyordur reklamı beyni, bir köşesinde. Daha önce de buna benzer Caramio şekeri için böyle garip bir reklam vermişlerdi. Beyinde gereksiz yer eden...
Başka, başka bir şey gelmiyor aklıma. Kızınca ne yazacağımı da unuttum. Feist'in The Reminder Bonus disk'ini dinliyorum. Sakinliği ve güzelliği ile o da, bir o kadar aklımı karıştırıyor.



"Toy o - Toyo ta / Toy o - Toyo ta..." diyerek, diğerlerini filtreleyen beynim ile FF normal hayata geri dönüyorum. İyilik sizinle olsun.

Reklamlar, bl. 1

Bu marifet mi, bilmem ama TV izlemiyorum.
Bilmem, saymadım ama herhalde Aralık'tan beri hiç oralı değilim.
Ara sıra Aşk-ı Memnu, bazen Yaprak Dökümü ve Hanımın Çiftliği'ni izliyorum sadece. Aşk-ı Memnu'yu kişisel, diğerlerini ailesel merakla.
Reklamlarda ki iğrençliği bu sayede anlayabiliyorum.
Birbirinden rezalet, akıl fikir ermeyen salaklıklar...
İşe giderken maruz kaldığım Media Markt Haramidere, Migros durağındaki reklamlarına ise hiç bir söz bulamıyorum demeye. Zamanla onları hissetmemeye başladım... Görüyor ama öyle işte; görüyorum. Beynim gerisi getirmiyor. Kesip atıyor, bünyemi korumak için... Neyse bu ikinci bölümüzde yer alacaktı; azıcık sabredin.
Derken Aşk-ı Memnu'nun bu yaz başı biteceği açıklandı.
Bir ara diziye ara verdim di, geri döndüğümde ise dizi fast forward şekilde ilerliyordu. Bense "dizeye ne olur ya?" konumundaydıydım. Bu kadar hızlı çalıştırılmaya alışık değil ki beynimiz, "alo ne oluyo ya?" Özet değil ki bu...
Şaka değil, konu hızlı ilerliyordu... Bende o sıra fast forward halde "hızla o albümü indir, iTunes'e ekle, bir, iki şarkı dinle, geç"; "Bu filmi al, bilgisayara kopyala, hızlı göz at, geç" modundaydım... Bir taraftanda bilgisayarıma bir türlü bulamadığım ruhu yamamaya çalıyordum fast forward halde...

 TV'de de bu görünce, ister istemez korktum...
Şubat mı, Mart mıydı, bir reklam içimi ısıtırak TV'de de iyi bir şey olduğunu fark ettirdi.
Vega'dan Deniz, Toyata otomobili için bir jingle söylüyordu. Kısa, keyifli, şahane bir şekilde...
Ne kadar özlemişim onları... Ne kadar çok severdim tarzlarını. Yurtsışında Garbage varsa, yurtiçinde de Vega var diyordum gururla... Çok eskiydi...
O kadar etkilenmişim ki, bunu tekrar dinleyebilmek için sinemada vidyoya kaydetmeye çalıştım, ama şans FF es geçti...

Sonradan öğrendim ki söz ve müziği bu reklamın Nil Karaibrahimgil'e aitmiş... Ah deli kız, ah... Senin aklını ne çok seviyorum, bir bilsen!

1 Haziran 2010 Salı

Lauryn Hill - MTV Unplugged 2.0

Evet bugün karşıdan (Anadolu yakasından) Özlem Tekin'in 5. albümünü satın aldım. Bir tane varmış zaten, onu da ben aldım. Fiyatı uygun diye Feist'in The Reminder plağını da alsam mı dedim; ama plak çalarım yok. CD'de vardı ama... Neyse onun yerine merak ettiğim Lauryn Hill'in yayınladığı 2. solo çalışması olan MTV Unplugged 2.0 iki diskli albümünü aldım. Onu al, bu al, beni al; Göksel'den sonra ara vermiştim sözde... Hadi bakalım, frene basmak lazım artık.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Orient Expressions - Divan

Kime niyet, kime kısmet... Benzincilere bakma şansım olmadı ama Media Markt Beylikdüzü, CarrefourSA Haramidere ve Ataköy Atrium'da da, Özlem Tekin'in 5. albümü yoktu. Bende daha önce Power Club'tan indirip, çok beğediğim Orient Expressions'ın ilk albümü "Divan"ı satın aldım. Aklımın bir köşesinde duracağında, masamın üstünde dursun...



Özellikle "Kerkük Divanı" kaydı çok canımı yakmıştı 2006 zamınında... Şimdi dinlerken o geldi aklıma... Olsun...
5 üzerindne 4 diyebilirim. Gayet güzel, elektronik, Doğu vokalli; ki tamemen Kürt vokalleri de var, jazz soslu; World Fusion kategorili, anlamayana Madonna "Frozen" gibi kaliteli ve özgün şarkılar içeren Doublemoon'un enfes albümlerinden biri diyelim.


iTunes US'te "Istanbul 1:26 A.M." kaydının 12 farklı miksi ile ayrı bir yayımı da varmış... Kıskandım ama şimdi...


Neyse yarın Kozyatağı ya da Kadıköy Seyhan Müzik'te Kraliçe 5. Özlem'i aramaya devam... Tanrım ne çılgınlık...



Not: * PowerClub'ta satılan birici şarkı "intro", Orijinal CD'deki intro değil. Kimin olduğu ve adının ne olduğu ise belirsiz bir "keman ve piyano solo" çalışması...

Özlem Tekin - 109876543210

Dün gece aklıma dank etti... Yarın gidip, alacağım albümünü dedim. Daha önce Afyonkarahisar YKM'de  almaktan vazgeçttim di, geçen yaz da Bakırköy Galleria'da... İçinde beğendiğin 2-3 şarkı var, ne yapacaksın alıp demektendi vazgeçişlerim... Dün Tek Başıma albümünü diledim baştan sona. Ne kadar basit bir şey bu ya demiştik 2002 yılıda yayınlandığında; böyle pop mu olur, Britney gibi diye... Şimdi ne kadar beğeniyor, evet basit pop bu işte; gayet yalın ve olması gerektiği kadar diyorum.



Aynı sert ritmde basitlik 5. albümde de var. Ve Özlem'in en iyi çalışmasından biri. Belki de en iyi albümü. Metal-vari bir tarz var. Hep kendisinden beklenilen sound'ta...



Bugün Beylikdüzü D&R'dan alırım dedim albümü ama arayıp sorduğumda; albüm bir İzmir Bornova'da varmış ellerinde. Oldu mu şimdi? Nerde var başka müzik market! Bir benzinci dükkanı olabilir mi? Ama bu kadar eski albümü ne yapsınlar, geri vermişlerdir. Ataköy'de ya da Bakırköy'de var mıdır? Onların da telefonları yok yanımda... Aha, Media Markt! Tek Başıma'yı ordan almıştım galiba... Bir daha gitmeyecektim oraya oysa; ama neyse Özlem için bir uğrayalım iş çıkışı...



(Albüm ismini, Gezegen X şarkısındaki geri sayım nakaratından alıyor. Belki de bu albüm Özlem'in son çalışması olacaktı... Alternatif olarak albüm adını Kraliçe 5. Özlem koymayı düşündüğünü ve son anda vazgeçip, geri sayım nakaratından hoşlandıklarından; bunda karar kıldıklarını okumuştum bir demecinde Özlem'in... Kırmızı kapaklı, gümüş baskılı tasarımda çok şık duruyor. Bir serserilik, isyankarlık ve uzay havası var...)



Geçen Göksel'in Hayat Bir Rüya... gibi albümünü alırken, aklımdan geçirdim di, 5 yıl oldu Özlem galiba müziğe küstü diye düşünürken, baktım Bana Bir Şey Olmaz diyor... Olmaz tabii... Heyt yılların asi Özlem'i...

Aşk her şeyi affer mi; unuttum gitti bu ayrılığı...

Son...

Twit, zwit, sweet; hemen belirteyim şu an itibari ile ahududu mu da mastered yaptım. Artık FarmVille son deme anı... (Yaşasın double harvest weekend!)

30 Mayıs 2010 Pazar

Sona 1 kala...

Ahudududa mastered olmak için son 4400 hasat. Böyle bir dizi yok muydu? Sonra tüm toprakları satıyorum...

Sona 2 kala...

Azmin sonucunu mu görüyoruz; Tanrı sesimi mi duydu; yoksa FarmVille'ciler oluşan hatadan dolayı çiftliklerine bakamayan hayranlara kıyak geçmek için mi; bu hafta sonu mastered olmak için elde ettiğin hasat 2 kat sayılıyormuş... Teşekkürler, her kimsen/ nedensen...

Veda Zamanı

Tweeter'ımız olmadğı için tweet gibi kısaca geçmek istedim; chili pepper'da mastered olduk... Sonunda her iki seste sevinçli!

Samuel Bayer - A Nightmare on Elm Street

Kötü bir film. Sevin Okyay'ın Radikal'deki yazısını okuyup geçen pazar, izlemek istedim. Ama teenager'lara yönelik bir yeniden ısıt-yesinler çabası. 5 üzerinden 1 diyelim.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Günaha Davet

İç ses uzun zamandır konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor. Benim ağzım kapalı ama o inanılmaz bir hızda sürekli üretken, sürekli bir şeyler düşünüp, dakika dakika nerdeyse yeni kararlar alıyor... Bunu bir duş zamanı yapıyor... Bir de yapalnız kaldığında...



Uzun zamandır üretken iç ses, yerine sığmaz oldu ve ürettiklerini taşımak gerekti. Şimdi Buzzin' Fly radyo yayını kayıtlarından 9 Nisan 2010'ki yayını dinliyorum. (meraklısına http://www.0daymusic.org/rasti.php?ka_rasti=buzzin+fly) Bir taraftan bitmek bilmeyen Chili pepper ekimine devam ediyorum FarmVille oyununda. 24 Nisan 2010'da tam yedinci ayda, son seviye olan yetmişinci seviyeye gelmiştim. Ama eşek kafam, yarım kalan ektiğim ürünleri de tamamlayıp, öyle ayrıl oyundan dedi. Ah iç ses, ah...



Çilekte ve domateste; sanırım domateste daha çok zorlanmıştım. 6400 ekim gerekeliydi 3 yıldız mastered derecesi için. Benzinin sınırlı olduğu için, 6400 x 3 defa; topla, sür, ek kısmı ile bunalmış, domates ekimini de tamamlayınca, oh be demiştim. Ama bu lanet olasıca chili pepper tam 9000 adet ekimi gerektiriyor 3 yıldız için. 6 saatte bir topla, sür, ek... 9000 x 3 tıklama ile of, of, of... Az kaldı 7600 yaptım. Kısmetse yarın bitiyor. Derece vermeyen bir de ahududu var. Ne yazık ki bir ara ondan da ekmişim. Onu bitirir miyim, kararsızım. Bu kadar yılmışken pat diye bırakabilirim diyorum ama iç ses huzursuz. Sanki kim görecek, kim bilecekte bu kadar kusursuz bir veda planı yapıyor. Alt tarafı oyunu bırakcaksın... Başladığı gibi biraz heyecanla, biraz umursamaz bi bilmezlikle...



Ama yok. Olmaz.

Daha 70. seviyeye gelirken kazandığı Paskalya hediyesi olan Danimarka yel değirmeni ve biriktirdiği mastered sertifikası pankartlarını bırakcak sadece, geri kalan herşeyi satacak. Ve yazacak ki, Muttalip çiftlikten sıkıldı ve şehre geri döndü İngilizce... Oyuna başlarken FarmVille'in Facebook duvarında yazan yazısından fark etti bunu...



Bu chili pepper'ı tamamlama gayreti içindeyken, FarmVille bir adet siyah domuz hediye etti. Kontrol ettim de biberin adı, Ghost Chili, Türkçe adı ile kırmızı biber ya da çuşka. Neyse, aklına başka bir terk ediş planı geldi. Bu domuzun herşeyi yediğini var sayıp; Domuzum her şeyimi yedi, bende şehre döndüm yazacak İngilizce... Tarlasında bir tek yel değirmeni, 3 modern sandalye ve 3 şemsiye, bir de siyah domuz... Yugoslavya zamanında üretilen minik Trabant marka arabalar vardı, zamanla domuzlar plastik arabayı yiyebiliyordu... Bunları nasıl yemez. mantıklı değil... Tanrım iki ayrı kişilik miyiz?



Canla başla bugün bu salak biberimi öğlen ekmeye çalıştıysam da, sağolsun FarmVille güncellemeleri ve yoğun kullanıcı girişi sayesinde servise ulaşamadım. 80 Günde Devri Alem'deki gibi planımın saatinde sapma oldu... Şu anda 7737 adet toplanmış biberim var. 9000'ne ne az kalmış (di mi!)...



Onun dışında uzun zamandır yapmayı planladğım Gördüklerim diye, gözümün gördüğü anları, fotoğraflar ile anlatma seçkisini hala yapmadım. Bilgisayarımı nerdeyse her gün yeniden kurma süreci ile ertelendi, ertelendi, nerdeyse iç ses bile unutacak. Ama her sabah işe giderken ilk aklına gelen bu fikri, yürüdüğü yaya kaldırımında tekrar hatırlıyor...



Bilgisayarımdaki DVD/CD çalarım sadece Ses CD yazmama kararı alıp bozuldu. Bir de HP marka bilgisayarda Nero ve başka CD yazma programı ile yazılan CD'leri okumuyor. Yok böyle bişey diyor... Cidden yok böyle bir şey... Kaldırıp yere atasım gelmedi değil ama kıyamadım gene... Bu yıl ile 5 yılı tamamladığımız bir beraberliğimiz olacak... Bende yaptırması pahalı olduğu için ve ileride MacBook Pro almayı düşündüğüm için harici DVD/CD çalar aldım. Harici bir de hard disk... Kablosuz mouse...



Geçenlerde tüm müzik arşivimi, CD'den iTunes ile Apple Lossless ses dosyası ypmaya başladım. 30 CD yaptım, yoruldum. Bunlar zaten 16 GB'ta yaklaştı. Daha bir 30 ya da iki 30 CD transferim var. Hepsi iPod nano 16 GB'ta sığmayacak. Daha MP3 ses dosyalarım da var... Hadi bakaım sil baştan... Valla milletvekili olsan iç ses bu çalışma ile bir ülke kurtarırdın herhalde...



FarmVille bitse, bitse ama ne zaman?; şu terk edişi yapalım, daha yavaş yavaş Blog'un düzeltmeleri var. Bir yandan en başından bu güne blog'umu da elden geçirmeyi istediğimi dedim. İşte burda iç ses diline çuşka biber sürmeli. Hemde bol bol sürmeli... Bir yandan da izlenecek bir sürü DVD filmin var. Ya ben böyle değildim... Cidden değildim...



Sıcak havalar iyiden iyiye kendini hissettiriyor. Aşağıdan yukarıya camla kaplı bir rezidans binada yaz nasıl geçecek; biz neye dönüşeceğiz merak ediyorum... Tarlamıza bakalım gene, ürünlerimizi toplama vakti yaklaşıyor! I love u 9000. Sus! İç ses, sus!..

müzik arşivim, bölüm 1

Harici dvd yazıcı alıp, notebook bilgisayarımdan müzik arşivimi dijital sese çevirmeye başladım.

İşte CD kütüphanemden bölüm bir;





  1. Ayşe Hatun Önal - Sustuysam

  2. Björk - Vespertine

  3. Daft Punk - Alive 2007

  4. Everything But the Girl - 90s Collection

  5. George Michael - Patience

  6. Goldfrapp - Supernature

  7. Göksel - Hayat Rüya Gibi...

  8. Göksel - Mektubumu Buldun Mu?

  9. Göksel - Arka Bahçem

  10. Göksel - Körebe

  11. Green Day - American Idiot

  12. Gwen Stefani - Love. Angel. Music. Baby.

  13. Lauryn Hill - The Miseducation of Lauryn Hill

  14. Madonna - Confessions On A Dance Floor

  15. Madonna - Music

  16. Madonna - Ray of Light

  17. Mine - Benim Günüm

  18. Nil Karaibrahimgil - Nil Kıyısında

  19. Nil Karaibrahimgil - Tek Taşımı Kendim Aldım

  20. Özlem Tekin - Tek Başıma

  21. Özlem Tekin - Öz

  22. Portecho - Studio Plastico

  23. Portecho - Undertone

  24. Redd - 21

  25. Redd - Plastik Çiçekler ve Böcek

  26. Redd - Kirli Suyunda Parıltılar

  27. Röyksopp - Melody A. M.

  28. Sultana - Şöhret Yolu

  29. Sultana - Çerkez Kızı

  30. Tracey Thorn - Out of the Woods 

Dönüşüm...

Hafif esiti küllerimi savurur gibi denize,

baharı hatırlatır gibi üstümüze/ sinsice/ bize.



Bir akşam vakti, güneş değerken kızıla/ ufka,

yürüyorum serin, yeşil kaldırımda; hızlı akan arabaların arasında...



(17 Nisan 2010 / Ataköy - İstanbul)

25 Mayıs 2010 Salı

Rihanna - Rockstar 101 & Rated R Remixed

Sadece ABD'de yayınlacak olan* Rockstar 101, hoş vidyosu ve bugün iTunes ABD'de de satışa sunulan sadece Chew Fu tarafından mikslenen on şarkıdan oluşan Rated R Remixed albümü ibreyi gene Rihanna'ya çevirmemi sağladı. Bence en cesur ve kişisel döneminde... 3 Haziran'da da Türkiye'de... Biletler ayakta 135 TL, sahne önü 360 TL.


Not: * bilgisi Wikipedia English ten. Ayrıca Rockstar 101 yerine ABD dışında Te Amo kaydı 4. single olacakmış...

23 Mayıs 2010 Pazar

Vampire Weekend - Contra



5 üzerinden 4 diyebilirim. Indie/Alternative/Rock tarzda bir albüm. Daha çok dinlerken deniz kenarıdan dalga hışırtıları, martı kuşlarının cıyaklamasını getiriyor akla. Ya da Irlanda'nın yeşilliklerinde, gayda eşliğinde sol-sağ-sol askeri adımlar eşliğinde bir tören geçişi yapıyor izlenimini de veriyor.



Çocuksu, duygulu vokaller; özellikle "White Sky" de kelime bulamıyorum anlatmaya.



İlkin onları sanırım iTunes'ten Cousin vidyoları ile tanıdım. Bu ne ya demiş, beğenmemiştim.

Ama albümü baştan sona dinleyince, şarkılar arasında bir bütünlük, bir süreklilik olduğunu ve anlayıp dinleyene kadarda sıkılmadan albümü baştan sona dinlediğinizi anlıyorsunuz.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Goldfrapp - Supernature

Hiç hesapta yokken; üstelik Copy Controlled sınırlamalı, 2005 yayını, 2 Grammy adayı olan ve bende albümün enstrumental hali olan Goldfrapp'ın en çok satan albümü Supernature'rı aldım. Eve geince de iTunes'te denedim ve dijital AAC dosyası yapınca çok sevindim. iPod nano'mda rahatlıkla dinleyebileceğim...



Resimler ve sanat tasarımı şahane... Madonna ve Justin olmasa, o yıl Grammy'yi kapmışlardı Ohh La La ile...

CD kodu: CDSTUMM250

Barkod No: 0094633656826

21 Mayıs 2010 Cuma

Goldfrapp - Alive

Yeni single remikslerini beğenemdim. Çok kötüler.. Ki asıl şarkıyı da pek sevmiş değilim albümde. Benim favorilerim başka kayıtlardı. Keşki başka single seçilseydi...



Cd kodu: PCDMUTE432



Şarkılar;



1- Alive

2- Alive (Tensnake Remix)

3- Alive (Joakim Remix)

4- Alive (Joakim NRG Dub)

20 Mayıs 2010 Perşembe

Glenn Ficarra & John Requa - I Love You Phillip Morris

5 üzerinden 2 diyelim. Komedi, dram diye geçsede; daha çok dram olarak ilerleyen, ilgiç konu anlatımı ile şaşırtmaktan çok sizi merakta bırakıp bir şey vermeyen, kendi fikinde düğümlenen, konusu gay'lik ve şaşalı yaşam için çaba gösteren; adından bile sonunda şüphe ettiğiniz bir adamın hikayesi. Jim ve Ewan, özellikle Ewan süs bebek gibi olmuş/kalmış filmde. Gay espirileri çok laçka, ucuzluk ötesi... Jim'in de kuru kafatası gibi dişlek ve elmacık kemikleri çıkık yüzünü dışında pek bir şey yok. Hala ara ara komik olan bir kaç salak sahnesine gülümsüyorum... 18 yaş üstü, eşcinsel içerikli bir film. Merak edene, heveslenmeden...

Vampire Weekend

Contra albümü ve albüm single'larını dinliyorum; bakalım nasılmış... Tracey nasıl hemen Taxi Cab kaydını cover yapmış, anlayalım...

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Lady GaGa - Alejandro



Sonunda The Fame Monster albümünden üçüncü single olarak Alejandro yayınlandı. Remiksleri o kadar iyi olmasa da, klasik euro-pop tarzında eski Ace of Base zamanını anımsatıyor bana... Açılıştaki giriş vokallerini daha albümde duyduğumda hem çok gülmüş, hem eski Brezilya dizileri aklıma gelmişti. Amerikan Idol performansı da ortalama. Bakalım bu yıl Grammy'lerde Lady GaGa'yı ne kadar göreceğiz...

16 Mayıs 2010 Pazar

Toy Story 2

İlkini izleyice, dayanamayı ikinci kısmını da izleyeyim dedim. Ama bu film, ilki kadar özgün değil; devam filmi için de fena değil. Ama ilki cidden güzel bir şey... İlk kez insan karakteri olan Geri bezeri oyuncak tamircisi ve Kuşlar kısa çizgi filmindeki kuşların burun ve gözlerine benzer; daha çokta Linux pengueni gibi olan bir penguen oyuncak vardı. Yeşil dinazor'a ve Buzz 2'ye bayıldım. Başlamgıç, Kız kovboy'lu Emily sahnei -ki en iyisi- ve bitişteki kendileri ile dalga geçtilkeri bir nevi kaanış jeneriği güzeldi. Demir Adam 2'ye kat kat 10 basar... 5 üzerinden 2,5-3 diyelim...



Bakalım şimdi bir ve iki'nin yeni 3 boyutlu halleri ile yeni üçüncü film gösterime girecekmiş...

İzlenecekler listesime dahil ettim. Bakalım Toy Story 3 için şimdiden yapılan reklam ve pazarlama ile UP gibi, 2011'i için en iyi animasyon ödülü alabilecek mi? yoksa Buz Devri 3 gibi beğenilip, yarışma dışı mı kalacak...



Sonsuzluk ve ötesine...

Müzik

Kelis "Flesh Tone" ve LCD Soundsystem "This Is Happening" albümlerini dinliyorum...

15 Mayıs 2010 Cumartesi

John Lasseter - Toy Story

Toy Story düşündüğüm gibi aptal bir çizgi film değilmiş... Gayet hoş, zevkli ve başarılı bir çalışma imiş... 5 üzerinden 4 diyebilirim, hele ki yapım tarihini ele alırsak...

14 Mayıs 2010 Cuma

Berbat filmler...

Sabah hazırlanırken aklıma geldi. Sinemada izleyip, ne kadar berbet bir filmmiş bu dediğim ne çok film adı saydım... En iyi film listesi yapmıyorum mağdem bunları yazayım dedim. DVD'e izlediklerimi saymıyoum bile...





  • dünyalar savaşı

  • örümcek adam 3

  • wolverine

  • x-men 2 ve 3

  • şrek 3

  • despero

  • transformers serisi

  • büyük iskender

  • pearl harbor

  • vanilla sky

  • avatar

Çalma listem

Yolda, sağ solda dinleklerimden;



Gorillaz - Super Jellyfish (Evil Nine Remix) kaydındaki nakarat vokallerine bayılıyorum. Müzik tarzı da 90'ların ve Sezen Aksu'nun Hadi Bakalım kaydına benzer olması, kolay dinleniyor.



Not Going Home (Eric Prydz Remx) kaydındaki orta-bitiş kısmındaki bass ve yaylılar, bayılıyorum.



Glimpse and Martin Eyerer - Southern Soul (Original Mix) kaydı geçen yıldan ama alıp götürüyor insanı. Güzel diyelim...



Pete Heller - Overtime (Original Mix) kaydı. Kayıttaki deep loop klavyeler... İçimi burkuyor...



Zaman zaman A Single Man film müziği albümünden Carlos kaydı. Ani başlaması ve hızlı ilerlemesi ile kayıttaki kemanlar, yaylılar Overtime'daki klavyeleri anımsatıyor; o da içimi burkuyor...



Biraz eğlence, biraz iç burkma; sonuç normale dönme.

Faithless - Not Going Home & The Dance

Not Going Home, Eric Prydz remiksi oldukça hoş. Şarkını orta-bitiş kısmı arasındaki yaylılar ve bass pek hoşuma gitti. Insomnia'dan bu yana pek büyük olmasa da, bir hit olma ihtimali duyduğum güzel bir şarkı.



The Dance, Sun to Me (Faithless Dub) ve Not Going Home haricinde ilk 7 kaydı dinledim. Gayet güzel bir albüm.

Rahatlıkla 5 üzerinden 4 diyebilirim. Techno ama, sevilebilir müzikler, melodiler içeriyor.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Alan Ball - Towelhead

Özellikle eğitici ve bir o kadar da ince çizgide bir film... kesinlikle 18 yaş üstü için ...



Zaman zaman izlemekte sakındığım anlar oldu. Genç bir kızın cinsellikle tanışması ve çabuk ilerlemesini izlemek alışık olmadığım bir durum. Ama özellikle çocukluktan olgunluğa geçişi; o zamanki merak ve sıkıntıları çok iyi yansıtmış. Onların masumiyetini yitirişini ve ailelerin, politika gibi kendi çıkarları uğruna gerçekleri görmezden gelmelerini eleştirmiş. Oyuncular, özellikle Mr. Vouso, hamile Melina ve baba ile kız, çok başarılı bir oyunculukları vardı. Genç kızın cidden küçük yaşta olduğuna inanıyorsunuz... Ve ilk kez hamile bir kadını bu kadar iyiyi oynandığını gördüm.



Ama yer yer miğdemin kaldırmadığı anlarda oldu.

Dediğim gibi çok ince çizgide bir fiim... Çok kişi nefret edebilir.

11 Mayıs 2010 Salı

Tracey Thorn - Love and Its Opposite

Tracey Thorn, benim için '94 yılında yabancı müziğin farkında olmamı sağlayan kişi diyebilirim. Dinlediğim şeyerin en olduğunu, adını-sanını bilirsem onu tekrar TV'de, radyo'da bulabileceğimi; e basitinden bu kadar çok sevdiğim şeyin ne-kim olduğu merakını veren kişiydi. Everything But The Girl "Missing" Todd Terry remix'i ile bun sağlayan sesti kendisi... O zaman çıkıp kaset satan eski Bakırköy seyarlarından bir Walking Wounded kaseti almıştım... Sene 96'di...



2007 tarihli ikinci albğm CD'sini e Kanyon'a gidip aldım 3 yıl sonra... Ama pek beğenmedim. Roisin Murhy'nin ki daha iyiydi. Zamanında severek dinlediğim "Out of the Woods" kayıtları, şimdi bana sanki üzerine zora yapıştırılmış vokaller gibi geliyor dinledikçe... Ve Virgin Records ile yaşanan bazı problemler yüzünden; ki tüm copyrights ve publishing rights hakları kendisine ait olsa da; beş bin, on binlik bir indie tarzı bağımsız yeni bir üçüncü albüm için anlaşma olmadı. UK'de partneri'nin indie müzik şirketinden, US'de Merge records'tan yayınlanacak.



Böylece hem kendi web sitesi, hem eskiden myspace'ti; şimdi rtık facebook sayfasından hayranları ile sohbet edebiliyor Tracey. Ücretiz müzik ile kaliteli işi nasıl daha çok kesime paylaşılableceğin gösteren Radiohead'in peşi sıra onlar da 2 şarkıyı ücretsi reklam amaçlı paylştılar. Ayrıca tanınmış biri olarak, belki ekonomik kriz ile kanapanacak olan Strange Feeling Records'un da reklamı yapılıyor. Hatta 2. single, Buzzin Fly records'tan yayınlanarak, başlangıçta sıkı takipçisi olduğu dans müziği yayımlanyan kocasının firmasının her kısmına bulanıyor Tracey...



Yeni albümü ilkin NPR, tüm CD tek kayıt olarak yayınlayarak, online dinlemeye açtı. Ardından Guardian UK, tek tek şarı şeklinde tüm albümü dinlemeye açtı... Ve popüleriteyi korumak için kaydettikleri demo kayıtları dijital olarak ön sipraişe ilave verdikleini duyurdular.



Hala çok isterim diğer single ve birinci albümünü de iTunes üzerinde satın alabilmeyi.

Ama üçüncü albüm benim beklediğim ve sevebildiğim tarzda değil. İçinden de en çok 3-4 şarkı beğenebildim.

Tıpkı Out of the Woods'ta olduğu gibi...



Kendi deği gibi ikinci albümden herhang bir hiti yoktu. Ve üçüncü albüm ile de hiç olmayacak gibi. Umarım hayranı olan 3 bin, 4 bin facebook tayfası da abümünü satın alır. Zira Türkiye'de yayılanmayacak sanırım. Böylece Strange Feeling Record'un en ok satan albümü olur...



Fikir ve tasarım olarak çok hoş ve güzel bir çalışma. Vinyl hali ile tam nostaljik...



Fotoğraflar >> http://www.discogs.com/viewimages?release=2238046

Detaylar >> http://www.buzzinfly.com/store/merchant.mvc?Screen=PROD&Store_Code=TBS&Product_Code=CD005FEELV&Category_Code=STRLP

Matthew Vaughn - Kick-Ass

Güzel fikirler... Güzel film. Süper kahramanlar ile dalga geçerken, sonunda güzel bir seyir veren, iyiye ilerleyen bir rüya... 5 üzerinden 4... Ben sevdim... Gerçekçiliği ve şiddeti bol. 18 üstü diye de belirtelim... (Iron Man 2 den çok daha iyi...)

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Jon Favreau - Iron Man 2

Oldukça yetersiz bir film. Anlaşılan o ki Örümcek Adam gibi bu karakteri de sömürüp, kenara atacaklar... Öyle şahaser, yenilik vesaire beklemek elbette yanlış ama, bu ortalamanın da altında bir yapım.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Göksel - Hayat Rüya Gibi...

Gayet başarılı bir devam albümü. Geçen seneki albümünü çok beğenmiştim. Bu albümde özellikle ."Kabahat Seni Sevende" kaydında büyülendim. Müthiş olmuş! Ayrıca çok sevdiğim "Kıskanıyorum" kaydını da çok başarılı yorumlamış... Sanat tasarımı ve fotoğraflar daha iyi olmuş; bahar havası, neşeli, cıvıl cıvıl... 5 üzerinden 4 diyorum.



Ve bu albüm ile Blog yazmaya arka planda devam etmeye çalışacağım. Planım doğrultusunda odamı toplayıp, biraz kitap okumak, İngilizce çalışmak ve spor yapmak istiyorum... Yaz günü Lady GaGa ya da Rihanna konserine gitme ümidiyle, (belki olur da bir Göksel konseri de aradan çıkarılır) arivederçi...



Blog'u da sil baştan söz verdiğim üzre yenileyip, eksik yazıları tamamlayacağım.



Merak edenlere >> www.gokselonline.com

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Jan Pinkava - Geri's Game

Fena değildi. 1997 En iyi Kısa animasyon filmi Oscar ödülü almış.

Çalma listem, Tracey at Buzzin Fly heyecanı, Goldfrapp, 1 Mayıs, Siyah Kedi

Çalma listem;



Şarkı - Miksi - Sanatçı - Nereden yayınlanmış





  1. I feel better - original ya da featuring bonnie "prince" billy (house mix) hali - Hot Chip - mp3, iTunes, amazon.com

  2. Carry out - Chew Fu no msg remix - Timbaland featuring Justin Timberlake - CD single, mp3

  3. 4 minutes - Glee cast by Kurt & Mercedes - CD, mp3

  4. Why does the wind? - Ewan Pearson radio edit - Tracey Thorn - Ücretsiz indirme, traceythorn.com

  5. Fences - Phoenix - mp3

  6. Datenzauber 1.1 - Datenzauber - kompact - Ben Watt Buzzin' Fly radio show 29 April 2010

  7. Head first - Goldfrapp - CD, iTunes

  8. Your heart is as black as night - Melody Garbot - CD, Decca

A Single Man havasından çıktım. kitabı okurken daha çok bilmediğim ya da okurken aklımı meşgul emteyecek şeyleri dinlemeye çalıştım. Dinamo fm, Si*Se'den Buscaré, Röyksopp'tan 40 years come / back, Röyksopp's night out gibi...


Bugün 3 yavru kedinden birine veda günü ayrıca. Düz siyah, flu yeşil gözlü olan siyah yavru kedi, sanırım araba lastiği tarafından sıkıştırılıp, ölmüş. Herhangi bir krığı yoktu ama... Alırken yerden onu, gözlerine baktım. Aynı Jim'in o protez gözleri gibi anlamsız, duygusuzdular. O geldi aklıma. Olduğu gibi vücudu duruyordu. Biraz büyüdükleri için onları bahçeye, kendi hallerine bırakmıştık. İlk giden o olmaz sanıyordum; uslu, akıllı bir kediydi ama herhalde bir otomoilin tekrleği üzerine binip, orada kaldı ve sonra... Böyle ani geldi işte...

Blade Runner 2049

yazıyı buraya yazma: 14 Mayıs 2018. / son düzeltme: 29 Mayıs 2018. Uyarı: -- Yazı sonunda küfür var. -- Sürpriz bozucu detay, sanırım yo...