24 Ekim 2010 Pazar

"Hoşçakal" demedim



Veda etme ile ilgili problemim yok aslında. Ama hayatımda; kendimi bildiğimden beri iki kişiye veda etmedim. Veda etme gereği duymadım. Bilerek, kasıtlı da değildi bu. Sadece durum bunu gerektirdi ve bu kişileri hayatımdan çıkardım. Belki onlar nefretle bana yaklaşıyorlardır, kim bilir ama ben bu hoşçakal diyemenin yükünü taşıyorum. Hoş gerçi hoşçakal deyip veda etseydim, başım göğe mi erecekti... Hayır. Ama bu iki kişi, dedim ya durum öyle gerektirdi ve ben onlara veda etmedim.


Hayatımda hiç kimseyi, hiç bir şeyi bu kadar merkeze almadım sanırım. Ama merkez de bir gün beni sarstı. Silkeledi. Savurup attı başından.
Şimdi izlediğim filmi ona ben önermiş, o da boş bir anında izlemişti. Beğenmişti. Ben ise şimdi izledim. Biterken alevlenen eskilerin eşliğinde bitiş yazıları ile düşündüm bir iki saniye... Verdiğim değer ne kadar çokmuş. Ne kadar çok güvenmişim. Karşılıksız... Oysa o da karşılıksız, bir hoşça kal demeden hayatından çıkardı beni. Yolu açık olsun. Son görüşümüzde bunları söyledim ona. İçtiğim acı Türk kahvesi ardından... Acı içimde yayılıyordu. Sonra ben yayıldım. Günler geçmez sandım. Günler bitmez sandım... Ama 2 yıl sonra bitti herşey. Tamamen temizlenmiş gibi. Sadece, sadece o zamanki anılarım var. İstediğim zaman hatırlayıp, gülümsediğim. İstediğim zaman keyiflendiğim.


İnsan dediğin var olabildiği gibi yokta olabiliyor. O yüzden ölüm olmasa da varmış gibi kimileri benim için. Bende onlar için.
Aynı Dünya'da, aynı ülkede, aynı şehirde hatta bazen aynı semtte, aynı sokaktayız. Artık hiç bir şey fark etmiyor...
Dün başka, bugün başka. Hayat devam ediyor.


Ve ben devam ediyorum.


Bugün düşündüm de; RTE için Almadovar'ın Annem Hakkında Herşey filmini izlettirsen, sonra Konuş Onunla filmini izlettirsen. Acaba ordaki travestileri anlar mı?
Onlarında bir vicadanı olduğunu; oy zamanı, onların da Erkek ya da Kadın hali ile oy kullandığından, sana oy verdiğini ve bunu nasıl yoktan saydığını itiraf edebilir mi?
Uzaktan takip ediyorum ama son bir, iki yılda Ergenekon, herkesin birbirini dinleme, hakimlere güvensizlik, kanunlara güvensizlik, türban, 12 Eylül referandumu, tecavüz vs. bir sürü şeyi, sanki onların kapalı, Müslüman, türbanlı hali olmasak; korunmasız, yanlış ve Tanrısız bir halde kalacakmızşız söylemleri artık canımı sıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nde hiç bir siyasi dönemde olmamış bir gevşeklik ile ilkokula giden bir kız, türban sorunu ile gündeme oturdu. O küçücük çocuğa kim akıl veriyor da, böyle büyükmüş gibi ilkokula türban ile gitmeyi istiyor. Farz edelim gitti; babası onu kaç yaşına kadar okutacak? Yarın 12-13 oldu mu artık sana okul caiz değil, senin memen çıktı, aklın çıktı deyip alacak kızını okuldan. Farz edelim almadı, okudu üniversiteyi bitirdi. Hemşire oldu ya da doktor. Gene türbanlı tabii. Erkek hastaya bakmaya ne kadar imkan tanıyacak kendisi/dini/ailesi/eşi. Erkek bir hastanın eline, bacağına, göğüsüne dokunabilek mi? Dokunamadığı, doğru müdahale edemediği hasta iyileşemeyip, ölürse; ölmedi sakat kalırsa; hiç mi vicdanı sızlamayacak? Hiç mi dini bütün biri olarak günah işlememiş olacak? Kızlar okula gitmesin, ne gereği var, çalışsın vesaire. Oldu mu 12-13 yaşında biri tecavüz etsin, ver birine evlensin. Yapsın çocuk. Yapsın çocuk. Sonra kendini yetiştirememiş biri olarak nasıl çocuk yetiştirsin? Nasıl çocuk eğitsin? Nasıl ana olsun? Anası ona bir şey öğret(e)medikten sonra.


Bahçedeki kedilerimizin annesi, saymadık ama herhalde 50 tane yavru yapmıştır, hala da aktif, en son iki yavrusunu da yetiştiriyor.
Onların torunlarının, torunları bile yavruları büyüyene kadar onlara göz kulak oluyor. Bir köpek gelince bahçe yakınına, canı pahasına atlıyor köpeğin üstüne.
Onlara yiyecek getiriyor. Onları emziriyor. Büyütüp, ondan sonra ayrılıyor başlarından. Eğitim gör(e)memiş çoğu insan da böyle. Hala böyle. Az bilgi, az gelişim. Çok iş, çok çalışma, çok zorluk, çok dayak, çok tecavüz, çok çocuk.


Herkesten üç çocuk istiyor RTE, ama bunlara bakma gücü nereden bulacak asgari ücret bile alamayan, sosyal sigortası olmayan ahali.
Cidden garip bir ülke olduk.
Artık Atatürk; ilkeleri; öğütleri boşaymış gibi yasıtılmaktan, hatırlanması güçleşsin diye türlü türlü dalaveralarla farklılaştırılmaktan gına geldi.
Kendi gözlemlerimden biliyorum ki şimdiye kadar varoş yerlerde de oturdum, geçtim ama sakallı ve takkeli, genç, yürmili yaşlarında temizlik görevlisi, sokak çöpçüsü, süpürgecisi görmediydim. Ama var. Hem de iki, üç tane.


Erkekler zaten rahat, sakalı, cübbesi yerinde, montusu ile sanki sen onun Dünya'sında fazlalıkmışsın gibi bir özgüven ile senin ile beraber aynı hayatta. Aynı sokakta, aynı otobüste. Aynı koltukta bazen. Kusura bakmasınlar ama ben bu görüntüyü hiç beğenmiyorum. Avrupa Birliğine gireceğiz derken, gemi hep kıyıya demirli, sözle ilerlediğimiz vaat edilirken; içimizdekiler kanserli hücreler gibi birer birer açığa çıkıyor. Değiştiriyor maskesini. Kendini açığa çıkarıyor. Ve az zaman sonra bakıyoruz ki İran olmuşuz. TV yasak. Atatürk yasak. O yasak bu yasak. İnternet zaten yasak.


Kötüye giden bir şey olduğunda doktora gitmezsek, nasıl düzeliriz? Bilen birine danışmazsak, nasıl bilebiliriz?
Hoşçakal demezsek, başkasına umut vererek suçlu durumuna düşmez miyiz?
İşte bu kadar iyi niyetli olmamak lazım. Çünkü hayat böyle iyi niyetli değil...


Dün aklıma geldi Twitter hesabıma, "Hayat ile sanki tenis oynuyormuşuz gibi. Sanırım ben yeteri kadar iyi değilim, kızmaya başlıyorum bir noktadan sonra" diye yazsam dedim. Evet, hayat yenilmesi zor süper bilgisayar ile satranç oynamak gibi. Ama unutmamak lazım ki var eden insan, yok eden de insan.




Blade Runner 2049

yazıyı buraya yazma: 14 Mayıs 2018. / son düzeltme: 29 Mayıs 2018. Uyarı: -- Yazı sonunda küfür var. -- Sürpriz bozucu detay, sanırım yo...